Aşk - Ansiklopedik bilgi
Aşk 

Aşk, (isim) Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor 
Aşk - Ayet mealleri
Bakara (Sığır) Suresi 165. ayet:
İnsanlar içinde, Allah tan başkasını "eş ve ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah ın olduğunu ve Allah ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. 

Yusuf Suresi 30. ayet:
Şehirde (birtakım) kadınlar: "Aziz (Vezir) in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Biz doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz." dedi.

Aşk - Kitap Tanıtım
Ah mine´l- Aşk

Prof. Dr. İskender Pala
KAPI YAYINLARI

Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap olur sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar. Hazine olur viran gönüllerde saklanır, kimya olur hakir topraklan altına dönüştürür. Sır olur saklanır, gonca olur açılır. Gül bahçesi olur kokusuyla âşıkları mest eder, güneş olur âşıklarının ümit meyvelerini olgunlaştırır.Aşk olunca gönüller birleşir, aşk olunca kıyamet koparcasma hareketlilik olur. Aşk olunca şimşekler çakar, rahmetler yağar. Âlemler kıyama kalkarsa aşktandır. Hastaların şifa bulması aşktandır. Aşk ile döner gökler, aşk ile durur kâinat. Aşk, Mecnun´dan Leyla´ya bir feryat, Mansur´dan dara bir sır, gözden kalbe bir yoldur.Velhasıl, klâsik edebiyatımızda aşk her şeydir, her şey de aşktır. Bütün bu sayılanlar divan edebiyatına bir aşk edebiyatı dememiz için kâfidir.
Aşk - Muhtelif yazılar
Aşkın Büyüsü 
[60 yıl süren bir ayrılıktan sonra kavuşan iki sevgilinin, Hannah ve Michael in "Sevgililer Günü" nedeniyle internette yayınlanan olağanüstü öyküsü...] 

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken bir ara ayağım bir cüzdana çarptı. Hemen eğilip aldım ve sahibine ait bir kimlik bulabilmek umuduyla içini karıştırmaya başladım. Cüzdanda 3 $ para ve eski bir zarftan başka bir şey yoktu. Zarfın çok eski olduğu, yalnızca renginin sararmasından ve kat yerlerinin yıpranmasından değil üzerindeki 1924 tarihli damgadan da anlaşılıyordu. Demek ki bu zarf, tam 60 yıl önce verilmişti postaya. Zarfın üzerinde, gönderen kişinin de, gönderilen kişinin de adı yoktu. Alıcı adı ve adresi yerinde yalnızca bir posta kutusu numarası ve Londra yazısı, sol üst köşede ise yalnızca gönderenin adresi vardı. Bir ipucu bulabilmek ve açıkça söyleyeyim, birazda merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. 
Mektup sol yanı bir çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu... Okudukça anladığıma göre Michael onunla bir daha görüşemeyecekti. Çünkü annesi, buluşmalarına, görüşmelerine kesinlikle izin vermiyordu. Mektup "Buna karşın seni daima seveceğim" cümlesi ve "Hannah" imzası ile bitiyordu. Elimde yalnızca mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım. 

Görevli kişi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında bana yardımcı olmaktan da geri kalmadı."Hattan ayrılmazsanız size yardımcı olabilirim." dedi."Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlarla görüşme isteğinizi kendilerine iletirim. Kabul ederlerse, sizi karşılıklı görüştürebilirim." Elimde telefonla birkaç dakika bekledikten sonra, telefon idaresindeki görevlinin sesini duydum: "Lütfen ayrılmayın, kabul ettiler" dedi."Sizi bildirdiğiniz adresteki evin telefonuna bağlıyorum." Karşımdaki bayana iyi akşamlar dileğinde bulunduktan sonra ona, bu adreste Hannah adında bir kişinin bulunup bulunmadığını sordum. Telefondaki bayan "Hayır, ailemizde Hannah adında bir kişi yok" dedi ve birden "Bir dakika, bir dakika" diyerek, heyecanlı bir ses tonuyla sürdürdü sözlerini. "Şimdi anımsadım,evet, şimdi anımsadım" dedi. Bizim bu evi satın aldığımız ailenin Hannah adında bir kızları vardı ama bu, tam 30 yıl önceydi." Onun şimdi nerede olduğunu bilip bilmediğini sordum bayana. "Hannah ın nerede olduğunu bilmiyorum ama, annesinin birkaç yıl önce yaşlılar bakımevinde olduğunu hatırlıyorum." dedi ve sonra da bana yaşlılar bakımevinin telefon numarasını verdi. Zaman yitirmeden yaşlılar bakımevini aradım, telefonu yanıtlayan görevliye Hannah ın annesini sordum. Görevli kişi yaşlı kadının birkaç yıl önce öldüğünü, kızı Hannah ın ise şu anda başka bir bakımevinde kaldığını söyledi ve o da, o bakımevinin numarasını verdi. 

Bir ara tüm bu yaptığımın aptalca olduğunu düşündüm. "İçinde yalnızca 3 $ ve neredeyse 60 yıllık bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için neden bu kadar uğraşıyorum ki?" diye söylenmeye başladım kendi kendime. Kafamın içinden bu düşünceleri geçirirken, bir yandan da ikinci bakımevinin telefonunu çevirdim, orada Hannah adında bir kişinin kalıp kalmadığını sordum. "Evet, Hannah burada kalıyor" dedi telefonda görüştüğüm görevli. Saatime baktım, dokuz buçuğu biraz geçiyordu. "Oraya gelsem, kendisiyle bu saatte görüşebilir miyim?" diye sordum. Biraz acele edersem, görüşebileceğimi söyledi görevli. "Çünkü kendisi şu anda salonda, televizyon izliyor" dedi. "Kimbilir, seyrettiği film bitince belki de odasına çekilir..." Görevliye teşekkür ederek telefonu kapattım ve arabama atlayıp hemen yaşlılar evine gittim... 

Hemşireyle birlikte üçüncü kattaki televizyon salonuna gittik. Hemşire "İşte orada, televizyon izliyor." dedi. Hannah gümüş rengi ağarmış saçlarıyla, gözlerinin çevresindeki çizgileriyle, yüzündeki sımsıcak gülümsemesiyle çok tatlı bir kadındı. Ona kendimi tanıttım; yolda bir cüzdan bulduğumu söyledim ve sonra da, cüzdanın içinden çıkan mektubu gösterdim. Hannah, heyecandan titreyen elleriyle mektuba uzandı, derin bir iç geçirdi ve kaçırmaktan korkarcasına sıkı sıkı tuttuğu zarfa uzun uzun baktı. "Bu mektup, Michael la aramızdaki son bağımızdı, genç adam."dedi. "Bu mektup, ona son mektubum oldu... Bir daha haber alamadım ondan." Gözleri birden, çok çok uzaklara daldı. Sonra kendi kendine konuşurcasına yavaşça söylendi; "Onu çok sevmiştim." dedi. "16 yaşımdaydım ve annem, bir genç kızın o yaşta aşık olamayacağını söylüyordu. O kadar yakışıklıydı ki... Aktör Sean Connery ye benziyordu." Hannah bir süre durdu. Gözlerinin önünden geçmekte olan altmış yıl öncesinin anılarını tek tek görüyor gibiydi. "Evet" diyerek sürdürdü sözlerini. "Michael Goldstein harika bir kişiydi. Eğer onu bulursan lütfen söyler misin? Kendisini hiçbir zaman unutmadım. Hala da sık sık düşünürüm onu.." Hannah yine durdu. Söylemek istediklerini söyleyebilmesi için cesaret topluyor gibiydi. "Karşılaşırsan, lütfen bir de şeyi söyle ona..." dedi. "Kendisini hala seviyorum... Bunu da söyle, ona..." Birden gözlerinden yaşlar süzüldü; "Michael in yerini hiç kimsenin dolduramayacağını biliyordum." dedi."Tüm yaşamım boyunca, işte o nedenle evlenmedim de, evlenmeyi düşünmedim de." Hannah a teşekkür ettim ve yanaklarından öperek ona "Hoşçakal" dedim. Aşağı inmek için bindiğim asansörde, yaşlılar evine geldiğimde bana kapıyı açan görevliyle karşılaştım. "Yaşlı hanım size yardımcı olabildi mi bayım?" diye sordu. Elimden bırakamadığım kayıp cüzdanı gösterdim ona; "Evet hiç değilse şimdi bu cüzdanın sahibinin soyadını da öğrendim" dedim. "Onu bulmam biraz daha kolaylaşır artık." Yaşlılar evi görevlisi, elimdeki cüzdana dikkatle baktı; "Şuna bir de yakından bakabilir miyim?" dedi. "Bu cüzdan, bizim Bay Goldstein in cüzdanına benziyor. Bu cüzdanı iyi tanırım, çünkü Bay Goldstein cüzdanını o kadar sık kaybeder ki, ayda en az iki ya da üç kez bulurum ben bunu..." Heyecandan yalnızca ellerim değil, dudaklarımda titremeye başladı; "Bay Goldstein kim?" diye sordum. Görevli, sanki bir yakınını anlatıyormuşçasına yanıt verdi; "Bay Goldstein, bizim yaşlılar evinin en kıdemlilerindendir." dedi. "Yıllardır burada yaşıyor, sekizinci katta. Bu cüzdanı yürüyüşe çıktığı günlerden birinde kaybetmiş olmalı yine." dedi. Görevliye teşekkür ettim ve hemen geri dönüp beni Hannah ın odasına götüren hemşireyi buldum.Görevlinin bana söylediklerini ben de tek tek hemşireye söyledim. Hemşire kendisinin de Bay Goldstein i çok iyi tanıdığını söyledi. "Burada çok sevilen bir kişidir, Bay Goldstein" dedi. "Sanırım şu saatlerde okuma odasındadır. Çünkü akşamları kitap okumayı çok sever." Birlikte sekizinci kata çıktık, okuma odasına gittik... 

Bay Goldstein oradaydı ve kitap okuyordu. Hemşire onun yanına gitti ve cüzdanını kaybedip kaybetmediğini sordu. Goldstein elini arka cebine götürdü ve gülmeye başladı; "Aman Tanrım, yine kaybetmişim" dedi. Hemşire beni gösterdi; Bu bey bir cüzdan bulmuş. "Sizinki olabilir mi acaba?" diye düşündük. dedi. Bay Goldstein, kendisine uzattığım cüzdanı aldı ve yine güldü; "Evet, bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonra yürüyüşe çıkmıştım, o zaman düşürmüş olmalıyım." Bana önce teşekkür etti, sonra da bir armağan vermek istediğini söyledi. Bir armağan vermesine gerek olmadığını söyledim, fakat bir kabahat işlediğimi de saklamadım; "İstemeyerek de olsa, içindeki özel mektubunuzu okudum. Amacım, cüzdanın sahibine ait bir bilgi bulabilmekti, yalnızca..." Bay Goldstein in yüzündeki gülümseme birden kayboldu; "Demek benim özel mektubumu okudun?" dedi. Mektupta yazılanların ötesindeki bildiklerimi de açıkladım; "Mektubunuzu okumakla kalmadım, ayrıca Hannah ın nerede olduğunu da buldum, onu da biliyorum." dedim. Birden heyecanlandı, oturduğu yerde doğruldu; "Hannah mı ? Biliyor musun onun nerede olduğunu?" Ve sorusunun yanıtını beklemeden, birbiri ardı sıra sormaya başladı; "Hannah nasıl? İyi im? Hala eskisi kadar güzel mi? Lütfen, lütfen anlat bana." Bu kez gülümsemek sırası bana gelmişti; "Hannah çok iyi ve hala onu tanıdığın zaman ki kadar güzel dedim. Ellerini uzattı, benim ellerimi avuçlarının içine aldı, yalvarırcasına bir ses tonuyla sordu; "Onun nerede olduğunu söyler misin lütfen bana, bayım?" dedi. "O kızı o kadar çok sevmiştim ki, bu mektubu aldıktan sonra tüm yaşamım karardı. Hiç evlenmedim ve hatta evlenmeyi düşünmedim bile... Onu hiç unutmadım, yaşamım boyu hep sevdim." Ellerimi, Michael in ellerinden çektim ve koluna girerek onu koltuğundan kaldırdım. "Gel benimle Michael" dedim. Asansöre bindik, üçüncü kata indik ve birlikte televizyon salonuna doğru yürüdük... 

İçeride Hannah, hala televizyon izliyordu. Biz kapıda durduk, hemşire Hannah ın yanına gitti ve kapıda, benim iki adım önümde duran Michael i işaret etti; "Bu adamı tanıyor musun Hannah?"dedi. Hannah, gözlüklerini düzeltti, kapıda duran adama uzun uzun ve dikkatle baktı, fakat ağzından tek sözcük çıkmadı. Michael, olduğu yerden yumuşak bir tonda seslendi; "Hannah, benim... Ben, Michael..." dedi."Beni anımsamadın mı Hannah?" Hannah, oturduğu yerden kıpırdamadan, kısık bir sesle karşılık verdi; "Michael! İnanamıyorum! Michael! Sen! Benim Michael im..." Michael birkaç adım daha ilerleri ve Hannah ın yanına gidip, ona sıkıca sarıldı. Hemşire onların yanından ayrıldı, kapıya, benim durduğum yere geldi. Benim gibi onun da gözlerinden yaşlar akıyordu. "Gördün mü bak?" dedim. "Yaşamda, yaşanması gereken her şey, er ya da geç, bir gün kesinlikle yaşanacaktır." 

Yaklaşık üç hafta sonra hemşire, iş yerime telefon etti ve beni bir törene çağırdı; "Başlattığınız bir güzelliğe konulacak son noktayı görmek istemez misiniz?" dedi. "Pazar günü Hannah ve Michael in nikahları var. "Hannah ve Michael in nikah törenleri, sözcüğü tam anlamıyla bir harikaydı. Yaşlılar evinin kadın, erkek tüm yaşlıları, en güzel giysilerini giymişler, yaşamlarının belki de en mutlu gününü yaşıyorlardı. Hannah, açık bej rengindeki giysisiyle bir güzellik ve şıklık simgesiydi. Michael ise, lacivert damatlığı içinde, yemin ederim, Sean Connery den de yakışıklıydı. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi... Aşklarını 18 yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelinle 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız... 60 yıl önce "Bittiği" sanılan bir aşk öyküsünün, 60 yıl sonra "Kaldığı yerden" nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız... 
Aşk - Muhtelif yazılar
Çobanın Aşkı

Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:  
- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kar etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…  
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişçesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.  
- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.  
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.  
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:  
- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?  
- Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.  
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…  
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:  
- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah … 
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın. 
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah… 
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekana bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti baş veziri. Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin: 
- Hünkarım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.  
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar: 
- Neden kerimenizin nikahını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.  
- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi? 
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı. 
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;  
- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik. 
Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı. 
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.  
- Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı alinize layık değil belki, ama lütfeder nikahınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz… 
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı. 
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle: 
- Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.  
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:  
- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?  
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak: 
- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim… 
Kaynak: Semerkand Dergisi, Ağustos 2005

Aşk - Muhtelif yazılar
Çiçekle Suyun Hikayesi
 
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lazımdır birbirlerini tanımak için. 
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, Su´ya aşık olmuştur. 
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye.
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. 
Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur. 

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle. Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. 
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der.
Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. 
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der. 
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der 
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. 
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine.
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." 

Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye.
Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: 
- Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez.
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora:
Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: 
- Çiçeğin bir hastalığı yok dostum. Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir.
Aşk - Muhtelif yazılar
Aşk mı, arkadaşlık mı? 

Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar. 

Aşk kendinden emin bir biçimde sorar:
-Ben senden daha samimi ve daha cana yakınım. Sen niye varsın ki bu dünyada?

Arkadaşlık yanıt verir:
-Sen gittikten sonra bıraktığın gözyaşlarını silmek için.
Aşk - Muhtelif yazılar
KIRLANGICIN AŞKI

Bir kırlangıç, bir adama aşık oldu. Ve adamın penceresinin önüne konup ona Ben seni çok seviyorum, lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım dedi. 

Adam olmaz alamam... Sen bir kuşsun ve bir kuş bir adama aşık olamaz! diye yanıt verdi.
Kırlangıç bir süre sonra tekrar geldi ve Lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canın da sıkılmaz birlikte yaşar gideriz... dedi.
Adam onu yine geri çevirdi. Zaman geçti, sonbahar geldi. Kırlangıç üçüncü ve son kez pencerenin önüne konup adama tekrar şöyle dedi:
Lütfen beni içeri al... Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yaşayabilirim yalnızca... Beni içeri almazsan sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri al da burada kalayım. Birlikte yemek yer, omzuna konar, seni neşelendirir, sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın...
Adam, Git derhal başımdan!.. Ben yalnız kalırım dedi ve kuşu kovdu... Kırlangıç da bu yanıt üzerine üzüntülü bir biçimde uçtu ve uzaklara gitti.
Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmeye başladı. Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık dedi kendi kendine ve kırlangıcı sıcak ülkelere gönderdiği için çok pişman oldu. Adam pişman olmuştu ama iş işten geçmişti. Sonunda kendi kendine Nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir. Ben de onu içeri alırım, birlikte mutlu bir yaşam süreriz dedi. Ve penceresini sonuna dek açıp beklemeye başladı. Yazın gelmesiyle kırlangıçlar da gelmeye başladı. Ama onun kırlangıcı gelmemişti. Adam yazın sonuna dek hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında bekledi ama boşuna... Kırlangıç yoktu. Gelen kırlangıçlara sordu ama onun kırlangıcını gören olmamıştı. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitti. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişinin verdiği yanıt çok kısa olmuştu:
Kırlangıçların ömrü 6 aydır...
Yaşamda kimi fırsatlar vardır, bir kez ele geçer ve değerlendiremezsen uçup gider...
Yaşamda kimi insanlar vardır, bir kez karşına çıkar ve fark edemezsen, değerini bilemezsen, uçup gider... Ve asla geri gelmezler... Dikkatli olun... Farkında olun... Ve bir düşünün... Acaba kaç kırlangıcı kovaladınız pencerenizden bugüne dek?
Aşk - Muhtelif yazılar
VARIM

Saatlerdir bilgisayarın başında oturuyordu, hala beklediği mail gelmemişti. Silkindi. Kaç saat olmuştu bilgisayar başına oturalı?
Oooo! İki saatten fazla olmuş, koskoca iki saat? Arkadaşları yemeğe davet etmişti, Sinan sinemaya, oda arkadaşları ise fal
partisine.. Hiçbirini kabul etmemişti. Şimdi bu ücra internet cafede gelecek o maili bekliyordu. Daha ne kadar sürecekti?
Kim bilir belki, bugün hesabına bile girmemişti, girmeyecekti?
Girse bile yazacağı daha önemli insanlar vardı belki... Belki de onun ona önem verdiği gibi o, ona önem vermiyordu? Yok canım!
O da en az  sevgi kadar değer veriyordu Sevgi´ye, yazdığı her mesajın karşılığı ertesi güne geliyor, hadi ertesi gün olmadı
birkaç gün içinde gecikmenin özrünü de içeren mail hesabında bekliyordu Sevgi´yi. Aylar olmuştu yazışmaya başlayalı,
bir kez bile aksamamıştı mailler. Ta ki, bu haftaya kadar.
Hafta başından beri tek bir satır gelmemişti ondan. Tuhaf!
Oysa kendisi yazacak bir şey bulamasa - ki, bu da ayda yılda bir olurdu- forward edilmiş mesajlar gönderirdi, güzel sözler,
fıkralar ya da ufacık bir e-kart. Üçüncü gün dayanamamış,
Onu merak ettiğini söylediği bir mail göndermişti: Heeeey, öldün mü kaldın mı? Haber verseneeeee! diye şakalaşmıştı üstelik. Ses seda yoktu yine karşı tarafta, beşinci gün iyiden iyiye meraklanır olmuştu, hatta bir sapığın onun hesabına girip gelen mesajları ondan önce okuyup sildiğini bile düşünmüştü. İyisi mi oturup bütün gün bekleyecekti bilgisayar başında, hem içinde de bir şüphe kalmayacaktı böylece. Bugün sekizinci gün de bitmişti. Yine en ufak bir yazı bile gelmemişti. Unuttu beni diye geçirdi içinden. "Tabii, ne bekliyordun ki!" diye kızdı kendi kendine. Alay etti bir süre bu çocukluğuyla. Hiç görmediği, sadece yazılarıyla, şiirleriyle
tanıdığı biriydi karşıdaki ve hep öyle uzakta öyle bilinmez kalacaktı. Ne bekliyordu ki? Kendisi de bilmiyordu. Hayalinde
bu yazıları yazan kişiyi bir türlü canlandıramıyordu. Ne zaman gözlerini kapasa sadece bir çift el görüyordu, klavyenin tuşlarına
dokunan güzel parmaklar... Bu elin kime ait olduğunu görmeye çalışıyor, didiniyor ama hayali bir anda dağılan sis gibi yok
oluyordu. Ertesi gün soluğu yine bilgisayar başında aldı. Bekledi, bekledi. Birkaç arkadaşından gelen mailleri yanıtladı hemencecik.
Aslında böyle beklemek fena da olmuyordu hani. Zaten tatildeydi yapacak başka bir işi yoktu, arkadaşlarından çoğu eve dönmüştü
kalanlar ise onu çağırsa da o pek istemiyordu. Bu düşüncelere dalmışken yeni bir mesaj geldi. Hayret adres pek yabancıydı ona.
Biraz tereddüt ettikten sonra yüreği korku içinde açtı. Mail, "merhaba ben Akın´ın yakın arkadaşıyım. Kendisini trafik kazasında
kaybettik, telefon defterinin arasında sizin mail adresinizi bulduk ve haber vermeyi uygun gördük. Başımız sağ olsun" diyor ve devam ediyordu ama mailin devamı onu ilgilendirmiyordu artık.Okuyacağını okumuştu zaten. Kaçıncı ölüm haberiydi bu, bu kaçıncı değer verdiği insandı yitip giden? Bazen bütün uğursuzluğun kendinde olduğunu düşünüyordu. Sonra saçma geliyordu düşündükleri, ama ne fark ederdi ki, işte çok sevdiği, her gün yazdıklarıyla onun gününe renk katan o kişi artık yoktu. Kötü bir şaka olamaz mıydı?
Ne yapacaktı şimdi? Beklediği mail gelmiş miydi? Ne yani kalkıp gidecek ve bir daha gelmeyecek miydi? Bir daha o güzel
mesajları hiç göremeyecek bir daha o elleri hayal edememenin üzüntüsüyle doğruldu. "Cebinden size henüz yollamadığı,
yollamak için doğum gününüzü beklediği bir şiir bulduk.
Tıpkı sahibine ulaşmamış bir mektup gibi duruyordu oracıkta. Aşağıda onun sizin için yazdığı son şiiri bulacaksınız.
VAR MISIN ?
Biliyorum şaşıracaksın
Son sözler gibi gelecek kulağına
Yoo yanılmıyorsun.
Son sözler bunlar.
Bu uzaklığı kaldırmak için ortadan
Sadece bir ufacık his´tik, sen bana ben sana
İki satır lâf, iki mısralık şiirdik
Bir gülücüktük
Bir soru işareti
Oysa daha fazlasını istemek bencillik mi?
Anla artık!
Sözler var ama satırlar yetersiz
Düşünceler var ama sayfalar yetersiz.
Duygular var ama mısralar yetersiz.
Anla artık biliyorum bir sen var, bir de ben
Uzak uzak yerlerde ayrı ayrı şehirlerde.
Ama desem ki, sana:
Biz demeye var mısın?
Desem ki, ne sen olsun, ne de ben.
Bir biz olalım.
Var mısın ?

Akın Yıldız

Şaşırmıştı, istemezdi etraftakilerin gözü önünde ağlasın.
Hiç adeti değildi ne de olsa. Oysa Akın hep nasıl hissediyorsan öyle ol başkalarını boş ver derdi. İşte her zamanki gibi yine
dinlemişti onun sözünü. Demek o da aynı şeyleri hissetmiş, o da artık bu uzaklığı kaldırmak istemişti. Doğum günü geçmişti,
hem de yine bilgisayar başında. Yeni bir yaşa daha girmişti işte, yepyeni bir yaş, yepyeni umutlar, acılar, mutluluklar. Her yaş
olgunlaştırırmış biraz daha insanı, belki de en çok bu yaşa girdiğinde olgunlaştığını anlayacaktı yıllar sonra arkasına dönüp baktığında kim bilir... Akın! Kahretsin, seni şimdiden özledim diyerek hıçkırıklara gömüldü. Neden sonra eli yanıta gitti. Akın´a geç kalmış bir yanıttı bu.
Sadece tek bir sözcük yazdı :
VARIM !
Alev Demir
03.08.2000

Sevgi Bahçesinin ödüllü yarışmasında birinciliği alan yazı.
Aşk - Özlü sözler
  • Adem aleyhi’s-selam aklın kemalatından aşk derecesine erişince bütün varlıklarda ALLAH’ın güzelliğini görmeye başlar. - Galip Hasan Kuşçuoğlu
  • Allah´a giden tek yol aşktır. - Peyami Safa (Kadın-Aşk-Aile kitabından)
  • Aşık adam için başköşe, sevgilisinin kucağıdır. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • Aşık olamayan adem yemişsiz ağaca benzer. - Yunus Emre
  • Aşık olan herkes sonunda zevke ulaştıktan sonra olağandışı bir düş kırıklığı yaşayacaktır; ve bu kadar büyük bir özlemle arzuladığı şeyin diğer cinsel tatminlerden daha fazla bir şeye neden olmadığını görüp şaşkına dönecek, böylece kendisini bu ilişkiden fazla yararlanmış olarak görmeyecektir. - Arthur Schopenhauer
  • Aşıklara haber vermek isterim: Kalbin tüm meseleleri yalnız kalpte halledilir, çünkü bir hissin hakkından ancak başka bir his gelir. Ümitsiz bir aşkın panzehiri ise nefrettir. - Peyami Safa (Yalnızız Romanından)
  • Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • Aşk (bir başkasının mutluluğunu istemek olarak anlaşılan tanımını kastederek) aslında hiç doğal olmayan bir olgudur ki kendini nadiren tekrar eder; ruh yeniden bakire kalamayacak hale gelir ve bir başkasının ruhundaki okyanusa dalacak gücü kendinde yeniden bulamaz. - James Joyce
  • Aşk aşıkı şir eder, aslanı zencir eder, katı taşı mum eder. - Yunus Emre
  • Aşk bile salt fizyolojik bir sorundur. Bizim öz irademizle hiç ilişiği yoktur. Gençler sadık kalmak isterler, kalamazlar; yaşlılar sadakatsizlik etmek isterler, edemezler. Söylenecek söz bundan ibaret. - Oscar Wilde
  • Aşk bir deliliktir. - Shakespeare
  • Aşk bir psikoz prototipidir. - Sigmund Freud
  • Aşk birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. - Antoine de Saint-Exupery
  • Aşk caddesi akla tıkandı... Kendi kulaçlarınla aşk deryasını geçemezsin; ya bir varisü’n-Nebi, ya da bir nedim-i ilahi elinden tutmadıkca! - Galip Hasan Kuşçuoğlu
  • Aşk cevaptır; ama biz cevabı beklerken seks çok ilginç birkaç soru sorar. - Woody Allen
  • Aşk ebedidir, sürdüğü sürece. - Henri de Regnier
  • Aşk insanın birey düzleminde sonsuzu yaşamasıdır. Sosyalizm, insanın toplum ve sınıf düzleminde sonsuza koşmasıdır. Kardeşlik, insanın ulus düzleminde sonsuz beraberliği aramasıdır. - Yalçın Küçük
  • Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracakları yerde, duvar ördükleri için yalnız kalırlar. - Isaac Newton
  • Aşk kurbanın tecavüzcüsüne verdiği cevaptır. - Ti-Grace Atkinson
  • Aşk ne ile beslenir? İltifat ile. - Miguel de Cervantes
  • Aşk nerede olursa olsun, mesafe tanımaz. - Mata Amritanandamayi
  • Aşk utanma ve çekinmenin olduğu yerde vardır. - Montaigne
  • Aşk yolunda akılla mı yürüyorsun? Güneşi mumla mı arıyorsun? - Muhammed İkbal
  • Aşk, akıllı aptal demeden tüm insanlara bulaşan bir hastalıktır. - Albert Camus
  • Aşk, bir varlığı tutku ve bağlılık düzeyinde sevme. Kişinin duygularını yönetememesi durumu ile olağan sevgiden ayırt edilebilir.
  • Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki! - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • Aşk, devrim, bilim, ayrıntıdadır. - Yalçın Küçük
  • Aşk, dört nala giden at gibidir, ne dizginden anlar, ne söz dinler. - Konfüçyus
  • Aşk, herkesi eşit kılar. - Miguel de Cervantes
  • Aşk, hiçbir afetten öğüt almaz. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • Aşk, insanın şeyleri en olmadıkları gibi gördüğü zamandır. - Friedrich Nietzsche
  • Aşk, öyle engin bir denizdir ki, ne başlangıcı ne de sonu vardır. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • Aşk, saygıya nazaran daha az değişir. - Adolf Hitler (Kavgam)
  • Aşk; iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır. Boşuna bir çaba, çünkü insan kendi bilincine mahkumdur. - Jean Paul Sartre
  • Aşk-ı ilahiyenin öğrenim dalı ise tasavvuftur! - Galip Hasan Kuşçuoğlu
  • Aşkı sen bulamazsın, ancak o seni bulursa sen aşkı tadarsın. - Konfüçyus
  • Aşkı tanıdığında, Yaratıcı´yı da tanırsın. - Kızılderili atasözleri
  • Aşkın gözlükleri öyle pembedir ki, bakırı altın, yokluğu varlık, gözdeki çapağı inci gibi gösterir. - Miguel de Cervantes
  • Aşkın kaynağı sonsuzu görebilmektir. - Yalçın Küçük
  • Aşkın yedi şehrini geçtikten sonra hala ilk caddenin ilk sokağındaydık. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • Aşkta olduğu gibi dostlukta da, insan bildiği şeylerden çok bilmedikleri yüzünden mutludur. - François de La Rochefoucauld
  • Aşkta sadık olanlar yalnızca aşkın uçarı yanlarını bilirler aşkın trajedisini bilenlerse vefasızdır. - Oscar Wilde
  • Aşktan tedavi eden birçok ilaç vardır, ama iyileştireceği kesin olanı yoktur. - François de La Rochefoucauld
  • Benim düşlediğim aşk, iki kişinin birbirini sahiplenme duygusundan çok daha öte bir şey. - Friedrich Nietzsche
  • Bir başkasını sevmeliyiz ya da ölmeliyiz. - W. H. Auden
  • Bütün tutkular bize suç işletir ama, bizi en gülünç hatalara düşüren aşktır. - François de La Rochefoucauld
  • Duygusallık sık sık aşkın büyümesini çabuklaştırır, böylece kök zayıf kalır ve kolayca söküp çıkarılır. - Friedrich Nietzsche
  • Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır. - Halil Cibran
  • Fakirlik, aşkın büyük düşmanıdır. - Miguel de Cervantes
  • Farklı cinslerden iki eşit insanın görevi olarak tanımladığımız aşk, iki bireyin bedensel ve düşünsel yönlerden birbirlerini çekmesini, başkalarını dışlamasını ve birbirlerine karşı mutlak bir teslimiyetle yaklaşmalarını gerektirir. - Alfred Adler 
  • Gerçek aşkta ne vefa vardır ne cefa. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • Hayran olduklarım ya da beğendiklerim arasında ortak bir payda bulamıyorum; ama aşık olduklarımın hepsi bende tebessüm bırakıyor. - W. H. Auden
  • Hiçbir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile. Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin. - Gabriel Garcia Mirquez
  • İlk aşkımız biraz sersemlikle, bir hayli meraktan ibarettir. - George Bernard Shaw
  • İlk sevdiklerinde kadınlar, aşıklarını severler, ötekilerde ise sevdikleri aşktır. - François de La Rochefoucauld
  • İnsan iki şeyi saklayamaz: Sarhoş olduğunu ve aşık olduğunu. - Antiphanes
  • İnsanların taş yüreklerinde öylesine bir ateş vardır ki perdeyi kökünden yakar. Perde yandı mı, insan aşk hikayelerini de tamamen anlar. O eski aşktan gönlün içinde yeniden şekiller meydana gelir. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • İntikamda ve aşkta kadın, erkekten daha barbardır. - Friedrich Nietzsche
  • Kalbi göz yaşlarıyla suladığın zaman duayı kainat bilir. Bu yaşa kıyamayanlara aşk yoluna sefer haram kılınmıştır. - Galip Hasan Kuşçuoğlu
  • Kavuşursan meşk olur, kavuşamazsan aşk olur. - Aşık Veysel
  • Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez. - Arthur Schopenhauer
  • Mecazi aşk olmaz. Bu istektir, arzudur, nefsin ihtiyacıdır. Mecaz olan arzu, istek ve ihtiyaçlar, vuslatla ağırlığını kaybeder. İlahi aşk yakınlık ve vuslatla daha artar. Mecazi olanı aşk diye karıştırmamak lazım. Aşk efendiliktir, mecnunluk değil. - Galip Hasan Kuşçuoğlu
  • Mevlana´ya aşk nedir diye sormuşlar: Ben ol da bil, demiş. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
  • Nazım Hikmet: Aşık olduğuma göre, şairliğin, falanın filanin çok ötesinde bir şeyim herhalde. - Mavi Gözlü Dev: Nazım Hikmet (film)
  • Öğrenebileceğin en mükemmel şey; aşık olmak ve karşılığını bulmaktır. - Eden Ahbez
  • Rüyalarda ve aşkta imkansız olan bir şey yoktur. - Janos Arany
  • Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez. - Gabriel Garcia Marquez
  • Seveceksen ölçülü sev ki sevgin uzun sürsün; çok hızlı giden de çok yavaş giden gibi geç varır hedefe. - Romeo&Juliet Shakespeare
  • Tasavvuf aşk yolu, gönül yoludur. ALLAH insana aşık olur. Sonra kul ALLAH’a aşık olur. - Galip Hasan Kuşçuoğlu
  • Tüm küçük yaşamımız biz tamamlayacak olan aşığımızı aramakla geçer. Partnerler seçeriz ve onları değiştiririz. Kalp yakıcı şarkılarda dans edip, umutlanırız. Hepimiz, bir yerlerde bir şekilde mükemmel birisinin bizi arayabileceğini umut ederiz. - Kevin Arnold
  • Türlü türlü cefanın adını aşk koymuşlar. - Yunus Emre
  • Yaşam da böyle; aşk da - belli belirsiz, geçici, kaçıcı bir şey. - Katherine Mansfield
  • Yüz kişinin içinde aşık, gökte yıldızlar arasında parıldayan ay gibi belli olur. - Mevlana Celaleddin-i Rûmi
Aşk - Risale-i Nur Külliyatı
Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılâp eder.

Mektubat | Dokuzuncu Mektup

Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir: biri azot, biri müvellidü´l-humuza. Müvellidü´l-humuza ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvîs eden karbon unsur-u kesîfini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizâc eder, buhar-ı hâmız-ı karbon denilen (semli havaî) bir maddeye inkılâb ettirir; hem hararet-i garîziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder. Çünkü, Sâni-i Hakîm, fenn-i kimyâda aşk-ı kimyevî tâbir edilen bir münâsebet-i şedîdeyi müvellidü´l-humuza ile karbona vermiş ki; o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile, o iki unsur imtizâc ederler. Fennen sabittir ki, imtizâcdan hararet hâsıl olur. Çünkü, imtizâc, bir nevi ihtiraktır. Şu sırrın hikmeti şudur ki:
Sözler | Otuz İkinci Söz

Dördüncü Sual: Mahbuplara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılâp ettiği gibi, acaba ekser nasta bulunan, dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikîye inkılâp edebilir mi?
Elcevap: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbup arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmaya muvaffak olursa, o gayr-ı meşru mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikîye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şartla ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğer ki, harika olarak bir dest-i inâyet onu kurtarsın. Şu hakikati tenvir için şu temsile bak:
Meselâ, şu güzel, ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam aynası bulunsa, o vakit beş oda olur: biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî. Herbirimiz, kendi aynamız vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. Ve hâkezâ, ayninede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz. Çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmakla odanı harap edebilirsin; ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
Mektubat | Birinci Mektup