Ölüm - ölmek - Ansiklopedik bilgi
Ölüm - ölmek

Ölüm
1. (isim) Bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedî uyku, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat
2. Ölme biçimi
3. İdam cezası
4. (ünlem) Ölmesi istenen canlı için kullanılan bir söz
5. Sona erme, yok olma, ortadan kalkma

Ölmek
1. Yaşamaz olmak, hayatı sona ermek, can vermek
2. Bitki, solmak
3. Bazı sebeplerle çok sıkıntı veya acı çekmek
4. Değerini, geçerliğini, gücünü yitirmek, kullanılmamak
Ölüm - ölmek - Ansiklopedik bilgi
ÖLÜRKEN DOĞMAK 
Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları, rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:
"Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!" 

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle bunları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tespit etmişler.
"Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor."

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle "yolun sonu"na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:
"Neler oluyor? Bütün bunların anlamı ne?"
Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor, duyguları daha geniş bir alemi arzuluyormuş. O cevap vermiş:
"Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor." Ve eklemiş: 
"Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz."
"Ama ben gitmek istemiyorum" diye haykırmış kardeşi. 
"Hep burada kalmak istiyorum."
"Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır."
"Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?" diye cevaplamış öteki. "Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiç birisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu her şeyin sonu olacak." demiş.
Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş: 
"Hem, belki de anne diye bir şey de yok!"
"Olmak zorunda"" diye itiraz etmiş kardeşi. "Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?"
"Sen hiç anneni gördün mü?" diye üstelemiş öteki. "O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk."
Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş. Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.
Ölüm - ölmek - Ayet mealleri
Mülk (Yönetim) Suresi 2. ayet:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.

Münafikun (İkiyüzlüler) Suresi 10. ayet:
Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.

Cuma (Toplanma) Suresi 8. ayet:
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir."

Bakara (Sığır) Suresi 56. ayet:
Sonra şükredesiniz diye, sizi ölümünüzden sonra dirilttik

Bakara (Sığır) Suresi 94. ayet:
De ki: "Eğer Allah katında ahiret yurdu, başka insanların değil de, yalnızca sizin ise, (ve) doğru sözlüyseniz, öyleyse hemen ölümü dileyin."

Ali İmran (İmran Ailesi) Suresi 145. ayet:
Allah ın izni olmaksızın hiç bir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz. 
Ölüm - ölmek - Kitap Tanıtım
AHİRET HAYATI
Yazar : İmam Gazâlî
Yayın Evi : SEMERKAND YAYINLARI

ÖLÜM GERÇEGİYLE TANIŞMAK!
 
Ölüm, istisnasız bugüne kadar yasamış her insanın kesin olarak karşılastıgı ve bundan sonraki insanların da karşılaşacağı bir gerçektir. Allah insanlara dünyada ölümü sürekli hatırlatmış, dünyanın geçiciligini göstermiş, sonsuz bir ahiret hayatın varlığını ve bu hayata hazırlık yapılması gerektigini anlatan elçilerini ve her seyin bir açıklayıcısı olarak Kuran’ı göndermistir.
 
İnsanların da tüm bu uyarılara ve hatırlatmalara göre yaşamlarını düzenlemelerini istemistir. İşte ölüm anı, tüm bu ögütlerin hesabının sorulacağı bir günün başlangıcıdır. “Öyleyse ölümün sonsuz hayatın kapısından girişin bir anahtarı olduğu gerçegini sakın anlamazlıktan gelmeyin ve dünya hayatınızı ölüm gerçegini hiç unutmadan geçirin. Çünkü bunu düşünmek her insanı sonsuz hayatında hesabını rahatlıkla verebilecegi hareketleri yapmaya yöneltir.İnsanın kurtuluşunu sağlayacak olan Allah’ın rızası da ancak bu sekilde kazanılır” diyor Gazâlî bu kitabında…
 
İste büyük Islâm âlimi Imam Gazâlî, eserinde, insanların mutlaka yasayacakları bu ölümü, kabir hayatını, kıyameti ve son durak; cennet ve cehennem hayatını en güzel sekilde anlatılmaktadır.
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
KRAL VE EŞLERİ 
Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış. Kral en çok dördüncü eşini severmiş, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
İkinci eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın.Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral birinci eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş.

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.

En çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculunda kendisine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı yanıt "MÜMKÜN DEĞİL" Olmuş... 
“Hayatım boyunca seni sevdim sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin” sorusuna üçüncü eşi de "hayır hayat çok güzel .Sen ölünce ben yeniden evleneceğim" diye yanıt vermiş.Kral bir kez daha yıkılmış.
Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin, bu sorunumda da bana yardımcı olur musun teklifine karşı ikinci eşinden, "bu sorunun için hiçbir şey yapamam olsa olsa sana mezara kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım." karşılığını almış. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş "nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim..." Ah diye inlemiş kral "Keşke bir şansım daha olsaydı." 
Yaşamda hepimiz 4 eşliyiz aslında...
Dördüncü eşimiz vücudumuz onun güzel görünmesi için ne kadar zaman,kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz Sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkinci eşimiz ailemiz ve dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı uğurlamak olacaktır.
Birinci eş ise ruhumuzdur. Bizimle gelir.

Unutmayın;
YEDİKLERİMİZ DEĞİL, HAZMETTİKLERİMİZ BİZİ GÜÇLÜ YAPAR.
KAZANDIKLARIMIZ DEĞİL, BİRİKTİRDİKLERİMİZ BİZİ ZENGİN YAPAR.
OKUDUKLARIMIZ DEĞİL, HATIRLADIKLARIMIZ BİZİ BİLGİLİ YAPAR.
BAŞKALARINA VERDİĞİMİZ ÖĞÜTLER DEĞİL,
BİZZAT UYGULADIKLARIMIZ BİZİ İNSAN YAPAR..

Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
ÖLÜ ZENGİN VE HAMAL 
Bir şehrin en zengini öldüğünde, tellallar sokaklara dökülüp; 
- Ey ahali, diye bağırmışlar. Biliyorsunuz Veli efendi öldü. Bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber girerse, Veli Efendiye ait servetin yarısı kendisine verilecektir. 
Ey ahali,duyduk duymadık demeyin.... 
Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu vasiyete kulak vermemiş. Ama sonunda, şehrin en fakir sırt hamallarından birisi çıkmış ortaya. Adamcağız bakmış ki, hayatta zaten sırtındaki küfesinden ve ipinden başka bir şey yok. O halde "hamal olarak yatıp, ertesi sabah zengin olarak kalkarım" diyerek razı olmuş...Genisçe bir mezara,iyice kefenlenen zengini ve yanına hamalı yatırmışlar. Az sonra sual melekleri gelmiş "İkisi de bize emanet" diye konuşmuşlar."Zengin nasıl olsa 
kalacak, şu hamaldan başlayalım." 
Sormuşlar 
- Dünyada malın mülkün var mıydı?
- Alay etmeyin demiş, hamal. Sırtımdaki küfeden ve ipten başka hiç bir şeyim olmadığını siz de bilirsiniz.
- Peki diye eklemiş melekler, o ipi ne karşılığında aldın? 
Sonra küfeyi ne iş gördün de nasıl elde ettin?" 
Anlatmış hamalcağız. 
- Beş kişinin malını 10 kuruşa taşıdım. İkisini yedim, sekizini sakladım. Ertesi gün de aynı işleri yaptım. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.
- Melekler 
- Cık demişler, cık... Olmadı.... Hasan Efendiden aldığın para, hak ettiğinden çok düşük. Biz ondan bunun hesabını soracağız.  Mehmet Efendiyle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın...." 
- İyi ama, diye cevaplamış hamal, hak ettigim parayı isteseydim, bana taşıttırmazdı. Taşıttırmayınca da aç kalırdım.....
- O bizim işimiz demiş melekler, nasıl olsa buraya o da gelecek.Biz senin adına ona sorarız.
Melekler, hamalı sıkıştırmaya devam etmiş. 
- Söyle bakalım, aldığın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın?
- On kuruş aldı isem, yarısını sakladım... iki kuruş aldı isem, bir kuruşunu biriktirdim...
- Cık demiş melekler... Yine olmadı, hem ucuza taşımışsın, hem de gıdandan kesmişsin... Yani sen, kendi nefsine zulmetmişsin...Nefsine zulmetmek de günahtır, bilmez misin?
- Hamalcağız ne cevap vereceğini düşünüp ecel terleri dökerken, sabah olmuş. Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün millet orada...Kadı Efendi ve şehrin mehter takımı da kendisini bekliyor. Bir kıyamet ki sormayın."Kutlu olsun" demişler... 
- Bu gece kimsenin yapamayacağı bir isi başardın ama, bak artik zengin oldun.
- Yooo, diye bağırmış hamal. İstemem , sizin olsun... Ben , bir iple küfenin hesabını sabaha kadar veremedim, Ya o kadar servetim olsaydı, ne yapardım?
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
BU AKŞAM HİNDİSTAN DA 
Hz. Süleyman ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. 
Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. 
Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar: 
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana...
Adam telaş içinde: 
- Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı...
- Peki ne yapmamı istiyorsun?
Adam yalvarır: 
- Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve: 
- Bu adamı hemen al. Hindistan a bırak! 
emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. 
Adamı alır ve bir anda Hindistan da uzak bir adaya götürür. 
Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. 
Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır: 
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun? 
der. Azrail (a.s) cevap verir: 
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (c.c.) bana emretmişti ki: 
- Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan da al!
- Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.

Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
Onu da sen ağırla
Günahkar bir adamdı. Ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan. Ölse de bir kurtulsak, diyorlardı. Bir karısı vardı adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu.
Kadın ise adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı, çıkaramazdı. Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi. Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyor, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu. İyice zayıflamış, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı.
Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor, ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu Allah (c.c.) a. Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı!
Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına
baktı, yoktu. Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu. Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu. Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı. Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü. Ölmüştü... Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı. Kalktı, imamın evine gitti.
- Hocam... diyebildi hıçkırarak, bizim ki... Söyleyemiyordu, ama imam efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.
- O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapattı. Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.
Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu. Camini köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken, dizlerinin üstüne çöktü,ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
-Hışımla yaklaştı muhtar:
-Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa gömeyim deme sakın!
Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden...
Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki. Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı. Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine; 
-Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada...
Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen.
Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı. Üzüldü çoban, gözleri doldu.
- Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana. Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban baş ucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti. Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana  dualar ederek evine döndü. Yorulmuştu. Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta. Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da "imam efendi, imam efendi..." diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı.  
-Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam cennetteydi, bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun, diyordu. Rüyayı duyan İmamın benzi attı, çünkü kendisi de aynı rüyayı görmüştü. " Gel hele, içeri gel..." demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler. Koşarak geliyor, bir yandan bağırıyor:  
-Demedin mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda...
Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini
affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi? 
Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular. Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağıyla dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler. Bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı: Bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi. Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşallah, dedi. 
Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.
Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.
-Ben garip bir kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu... 
Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çoban da söyledi:
-ALLAH IM, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelirler yanıma, selam verirler. Senin selamın ile gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım. Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, onu da sen ağırla...
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
KIZILDERİLİ REİSDEN BEYAZ SARAYA MEKTUP 
Bu mektup, «Duwarmish» Kızılderililerinin reisi SEATTLE tarafından «Washington daki büyük başkan» a yani 1853-1857 seneleri arasındaki Amerikan Cumhurbaşkanı Franklin Pierce ye ithafen yazılmıştır.
Yale, Sorbon, Oxford ya da bir başka okuldan mezun olan ünlü bir düşünürün sözleri değil bunlar. Nobel ödülü kazanan bir edebiyatçının da değil. 
Beyaz adamın «kafa derisi avcıları», «vahşi», «barbar» ilan ettiği Kızılderililerin şefi Seattle nin beyaz başkan a mektubu: 
«Washington daki büyük başkan bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir mektup yollamış. Dostluktan söz etmiş büyük başkan... Ama biz sizin, dostluğumuza ihtiyacınız olmadığını biliriz. 
Gökyüzünü nasıl satın alabilirsiniz? 
Ya da satabilirsiniz? 
Ya toprakların sıcaklığını? 
Ağzımdan çıkan sözler yıldızlara benzer, büyük başkan hiç sönmezler. Bu yüzden söyleyeceklerime güveniniz. 
Havanın taze kokusuna
Suyun pırıltısına
Sahip olmayan biri onu nasıl satabilir?
Kutsaldır bu topraklar benim için ve ulusum için...
Yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı
Denizi kucaklayan kumsallar
Karanlık ormanların koynundaki sis
Şakıyan böcekler...
Ve bilin ki : Kızılderili adamın anıları
Ağaçların özsuyunda saklıdır.
Toprak bizim anamızdır.
Washingtan daki büyük başkan bizden topraklarımızı istediği zaman bütün bunları istemektedir. Büyük başkan bizim babamız biz de onun çocukları olacakmışız.
Büyük ruh ulusumuzu sever fakat nedendir bilinmez Kızılderili çocuklarını terketti.
Şimdi size makineler yolluyor ve çok yakında beklenmedik yağmurlar sonrası yataklarımıza taşan ırmaklar örneği beyaz adam bu toprakların her karışını dolduracak. Bizler yetim kaldık. Çünkü başka ırklardanız. Çünkü ihtiyarlarımız farklı öyküler anlatırlar.
Bilesiniz ki...
Derelerin ve ırmakların içinden geçen sular Sadece su değildir.
Atalarımızın kanıdır o.
Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam Toprağı çocuklarından çalar.
AÇLIĞIN, DÜNYAYI SARACAK BEYAZ ADAM 
Ve ardından koca bir çöl bırakacaksın.
Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür.
Ve kaçar.
Demir at (lokomotif)
Öldürüp çürümeye bıraktığınız
Binlerce buffalo dan nasıl daha kıymetli olabilir? 
Nasıl? Anlayamıyorum. 
Hayvanlar insanları bıraksa,
İnsanlar ruhlarının yalnızlığından ölmez mi?
Hayvanların başına gelen, insanın da başına gelecektir.
Toprağın başına gelen, oğullarının da gelecek...
Çocuklarınıza bizim ögrettiğimiz şeyleri öğretin. Toprak bizim anamızdır. Ve toprağa tükürülmez. Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece... 
Beyaz adam neyi satın almak istiyor? 
Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı? 
Koşan antilopların çabukluğunu mu? 
Biz size bunları nasıl satabiliriz? 
Ve siz nasıl satın alabilirsiniz? 
Bir kağıt parçasını imzaladığımız ve beyaz adama verdiğimiz için her şeyi yapabileceğini mi zanneder beyaz adam? Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size? Son buffalo da öldüğünde onları tekrar nasıl satın alabilirsiniz?
Beyaz adam GEÇİCİ bir iktidardadır ve o kendini her şey zannetmektedir. 
Bir insan annesine sahip olabilir mi?
Günlerimizin kalan kısımlarını nerede geçireceğimiz önemli değil.
Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış gördüler. Savaşçılarımız utandırıldılar.
Yenilgiler sonrası kendilerini içkiye ve yemeye verdiler.
Bu yolla vücutlarını uyuşturuyorlar. Birkaç kış ömrümüzün kaldığı bu topraklarda yakında matemimizi tutacak bir tek kişi bile kalmayacak. Ama niye ağlayayım? İnsanlar denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler. 
BİZ GİDİYORUZ, AMA BEYAZ ADAMIN DA BİR GÜN KEŞFEDECEĞİ ŞEYİ BUGÜNDEN BİLİYORUZ. HEPİMİZ AYNI BÜYÜK RUHTAN GELİYORUZ. BEYAZLARDA BİR GÜN BU TOPRAKLARDAN GİDECEKTİR. BELKİ DE BÜTÜN IRKLARDAN DAHA ÇABUK.
Yataklarınızı zehirlemeye devam edin. Ve bir gece kendi çöplerinizde boğulacaksınız. Bu kader bizim için şu anda bilinmezdir. 
FAKAT BİLİYORUZ Kİ, BATIŞINIZDA HER TARAFA PARLAK BİR IŞIK YAYACAKSINIZ.
Bütün buffalolar öldürüldükten, yaban atları ehlileştirildikten, ormanların en gizli köşelerine kadar dünya insan kokusu ile dolduğunda sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra... Bir bakacaksınız ki... Gökteki kartallar yok olmuş. Hızlı koşan taylara elveda demişsiniz Bu ne demektir, biliyor musunuz? 
BU YAŞAMIN SONU VE SADECE DAHA FAZLA HAYATTA KALMANIN BAŞLANGICIDIR...
Biz (kardeşlerininkinden ne kadar farklı olursa olsun) her insanın istediği gibi yaşamasını savunuruz. Eğer biz teklifinizi kabul edersek, bu sadece yeni toprakları güvence altına almak için olacaktır ve orada son günlerimizi rahat ve huzurlu geçirebiliriz belki...
Size bu toprakları sattığımız zaman, siz de onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz, onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Ve onu bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız. Bu toprakları ve üzerindeki canlıları çocuklarınız için koruyunuz. Çünkü bu dünya kutsaldır.
BEYAZ ADAM BİLE ORTAK KADERİMİZDEN KAÇAMAZ, BELKİ BİZ HEPİMİZ KARDEŞİZ, BUNU ZAMAN GÖSTERECEK.»
Gökyüzü/Ekoloji ve Toplum, Yaz 87/1, sh 47, 
Çevirenler : Altınay Işık - Özlem Yangın) 
Kaynak :COĞRAFİ KEŞİFLERİN İÇYÜZÜ 
Yazan :ABDURRAHMAN DİLİPAK 
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
KARADA O DA YOK !

Allah dostlarından Aziz Mahmud Hudayi, Ramazan olunca bazı günler Üsküdar dan karşıya geçerek, iftardan sonra geri dönerdi.
Yine bir gün karşıya geçmiş, geri dönerken yanındaki derviş :
- Efendi Hazretleri, size bir şey sormak istiyorum. Bu karanlık gecede ölümle aramızda denizin üstündeki şu çürük tahta parçası (kayık) var değil mi ? der.
Mübarek insan gülümseyerek :
- Karada o da yok, der.

Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
KİM ÖLE KİM KALA

Padişaha Hindistan dan nadide bir kumaş gelmiş.
Padişah terzibaşını çağırmış :
- Bak, demiş, bu gün çarşamba, cumaya kadar 12 düğmeli bir elbise dikeceksin.
Ama düğmeleri altından olacak. Altınları da sen döküp yapacaksın...
Terzibaşı :
- Ama... diyecek olmuş.
Padişah kükremiş :
- Aması... kellen ...
Terzi evine çekilmiş. Eli ayağı titriyormuş.
Karısı teselli etmiş:
- Bak kocacığım. Sen şu işe bir başla gerisi Allah Kerim...
Terzi önce düğmelerden başlamış. Altın düğme dökmek için önce çivi dökmek, sonra da bunu büküp yuvarlatmak gerekiyormuş. Terzi cuma günü şafak sökerken binbir zahmetle çivileri dökebilmiş.
Düğme haline getirmeye çalışıyorken kapı çalmış. Terzi kireç gibi bir yüz ve titreyen bacakları ile kapıyı açmış. Karşısında üç zaptiye :
-Padişah hazretleri dün gece Hakkın rahmetine kavuştular. Çivi lazım. Sen çivileri hazırla.
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
ÖLÜM SON MUDUR?

Evet İnsanın maddi hayatının nasıl saklanıp iade edileceği konusu, akıldan uzak görünebilir. 
Ancak bir insanın maddi bütün özellikleri bir toplu iğne başının on milyarda biri kadar küçük bir tohum kartına yazılabilir. 
Bu gerçek kesinlikle doğrulanmıştır. 
Toprağa giren cesed çürüyüp dağılsa bile «ABDÜZZENEB» adı verilen bu zerre aynen muhafaza edilmektedir. 
İnsanoğlunun muhteşem hayat programını o zerrelere nakşeden kudret sahibine göre o programı yeniden gerçekleştirmek ve kabirde toprak olan insan vücudunu o zerre üzeri ne tekrar bina etmek elbette zor değildir. 
Kaynak : ÖLÜM SON DEĞİLDİR (Zafer Yayınları) 
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
73 No lu Mahkum 

Dr. Springer pekte uzak olmayan bir zamanda , Çin’de, Ming’in özel doktoru olarak bulunuyordu. Ming’in çok güvenini kazanmıştı. Dr. Springer anlatıyor:
Bir yabancı olduğum halde bana, karargâh içinde istediğim yere girme izni verilmişti. Bununla beraber günlük politika işlerinden elimden geldiği kadar uzak kalmağa uğraşmama rağmen, şehir baskınlarına, esir katliamlarına ve kitle halindeki idamlara defalarca şahit oldum. Fakat Çin’de geçirmiş olduğum beş yıllık zaman içinde, bana çok tesir eden en canlı hatıra, şu olmuştur.
O gün 74 mahkûm kursuna dizilecekti. Doktor olduğum için sabahın erken saatinde alana gittim. Ateş emrini verecek olan genç bir subay da, takımıyla gelmiş bekliyordu. Sonunda tetiklerin her çekilisinde, doldurulmuş olan on iki tüfek birden ateş etmeğe başladı ve her ateş emrinden sonra, bir çizgi halinde uzanan mahkûmlardan biri eksiliyordu. Bu kargaşalık arasında, sondan ikinci, yani 73. Mahkûma gözüm ilişince, hayretimden dona kalmıştım. 
Zira bu zavallı, rahat rahat ve kendini unutmuş bir halde bir kitap okuyordu. Evet bir kitap okuyordu. Kendisine doğru yaklaşan ölüme aldırmaksızın, çevresini saran ve kendine yaklaşan faciayı bilmiyormuş gibi kitap okuyordu.. Bütün bu korkunç gürültüler, barutun genzi yakan, kanın mideyi bulandıran kokusu, onu rahatsız etmiyordu. Bu durumdaki bir insani böyle bir anda, çekebilen kitabi çok merak etmiştim. 
Her şeye rağmen, onunla konuşmaktan kendimi alamadım. "EN SON DAKİKALARINIZDA SİZİ TESELLİ EDECEK, BÖYLE BİR KİTAP OLABİLİR Mİ?” 
Gözlerini okuduğu kitaptan ayırmadan, çok güzel bir İngilizce ile cevap verdi: "BÜTÜN ÖMÜR BOYUNCA EDİNİLMİŞ OLAN TECRÜBELERİN, BİR DAKİKA İÇİNDE BOŞ OLDUĞU ANLAŞILABİLİR. ÖYLE Kİ: ÖLÜM YAKLAŞIRKEN BİLE…” bu cevaba söylenecek hiç bir şey bulamamıştım. Et ve kandan örülmüş böyle bir duvar karsısında, nasıl bu kadar sakin olabiliyordu? Çinlinin yanından ayrılamıyordum, ama o benim yani basında durduğumun farkında bile değildi. 

Genç subayın kılıcı, her iniş kalkışta, yeni bir mahkûmun vücudu delik deşik oluyor ve korkunç bir şekilde yıkılıyordu. Bütün bunlara rağmen bu esrar dolu insan kilini kıpırdatmaksızın okuyor ve başka bir âlem içinde yaşıyordu. En fazla otuzunda gözüken bu genç adamın, yüzü parlak, sıhhatli ve renkliydi. 

Aynı sessizlikle elindeki kitabin sayfalarını çevirirken kendimi tutamadım: "SİZİN İÇİN BİR ŞEY YAPABİLİR MİYİM? ACABA SON BİR DİLEĞİNİZ VAR Mİ? Diye sordum. Hayatını kurtarabilmem için yalvarmasını bekliyordum.. Ama o, başını kaldırarak, alaycı bakışlarla beni süzdü. O zaman, derin bir uykuda olduğumu anladım. Dalgın ve sâkin bir sesle: 

"HEPİMİZİN ÖLÜM SAATİ ÖNCEDEN TESPİT EDİLMİŞTİR. ÜNİFORMALI OLAN ŞU GENÇ ADAM, ELİNE HİÇTE YAKIŞMAYAN KILICIYLA ÖLÜME EMİR VERDİĞİNİ SANIYOR. HALBUKİ YANILIYOR DOKTORCUĞUM. SİZ ALLAH’IN HUZURUNA BENDEN ÖNCE ÇAĞIRILABİLİRSİNİZ. İNSANLARA HAYAT VERMEK VEYA ALMAK HAKKINI BUNLARA KİM VERMİŞ. YANILIYORSUNUZ.." dedi; ve tekrar gözlerini elinde kitabına çevirerek okumaya devam etti. 

Henüz 46 mahkûm öldürülmüştü.. Birden bire genç teğmenin sendelediğini gördüm. Evet.. Kılıcı elinden düşmüştü, dizleri kıvrıldı ve olduğu yere yıkıldı. Ne olduğunu anlamak için yanına koştum. Ama yaptığım muayene hiç bir ise yaramadı. Kalbi artık çalışmıyordu. Anî bir ölümle karşı karşıyaydım; sebebi de belirsizdi. Dehşet içinde kaldığımı, büyük bir ağırlık altında ezildiğimi duyuyordum. Gözlerim kendiliğinden Çinliyi aradı, o aynı kayıtsızlıkla kitabını okumaya devam ediyordu.. 

Alanda bulunan başka bir subay yere düşen kılıcı eline alarak, yarıda kalan işe devam etti. Mahkûmların sırası gittikçe küçülüyor ve ben soğuk soğuk terlediğimi seziyordum. Dizlerim titriyordu. Çinlinin ilk söylediği gerçek olmuştu.. Ya ikincisi.. Benim gibi bir ilim adamına hiç de yakışmayan, bir duyu ile dehşet içinde kalmıştım. Evet her şeye rağmen Çinlinin söylediklerine ben de inanmıştım. Elimde olmadan kendi hayatımdan da korkmaya başladım. 

O sırada, hükmün infaz edilişini kontrol etmek üzere beyaz Rus köklü bir Çin albayının atıyla yaklaştığını gördüm. Çevreme bakınmaksızın, koşarak ona yaklaştım. Atın dizginlerine sarılarak kendisini durdurdum. Hayretle bana bakıyordu. Kendimi toplayarak sakin bir sesle: "SAYIN ALBAY, BENİ SEVİNDİRMEK İSTEMEZ MİSİNİZ?" diyebildim. 

"MEMNUNİYETLE DOKTOR!...” Diye cevap verdi. Bunu içten söylüyordu, çünkü kısa bir zaman önce, mühim ve derin bir yarasını tedavi etmiştim. Umutsuz bir sesle: "73. MAHKUMU BANA BAĞIŞLAYIN. YAŞAMAK ONUN HAKKIDIR.. DAHA O KADAR GENÇ Kİ" diyebildim. Albay şaşırmıştı: "ÇOK ÜZGÜNÜM, AMA OLMAYACAK BİR ŞEY İSTİYORSUNUZ AZİZ DOKTOR," diye cevap verdi. "MAREŞALİN VERMİŞ OLDUĞU EMİRLERE NE KADAR TİTİZ OLDUĞUNU, BENİM KADAR SİZ DE BİLİRSİNİZ." 

Hakkı vardı. Soğuk kanlılığımı kaybettiğim için, utanmıştım. Ortadan silinmek bütün olanları unutmak istiyordum. Ama o hâlâ kitabından gözlerini ayırmıyor, böylece kendine yaklaşan ölüme meydan okuduğuna inanıyordu. Sıranın kendine gelmesi için, ancak dört mahkûm kalmıştı.. 

Kalbim şiddetle çarpıyor, gözlerim ondan ayrılmıyordu. Birdenbire, tiz bir boru sesi ile ateşkes işareti veren bir emir atlısı dörtnala, alana girdi. 

Albayın yanına gelince, dizginleri o kadar şiddetle çekti ki hayvan arka ayakları üzerinde şaha kalktı.. Attan atlayan asker albaya bir zarf uzattı. Bu esnada meydanı dolduran cesetler arasında, sıralarını bekleyen sadece iki mahkûm kalmıştı. Namluların kendine çevrileceği şu anda bile, o, hâlâ kitabını okuyordu. Albay elindeki kağıda acele ile bir göz attıktan sonra elini kaldırarak ateş kes emrini verdi. Ne olduğunu anlayamamıştım. Zihnim hep onu düşünüyordu. Sonunda albayın bana işaret ettiğini gördüm, yanına gidince: "KORUDUĞUNUZ ADAMIN ŞANSI VARMIŞ DOKTOR, GELEN EMİR ONA AİT.." dedi. Artık tek bir kelime söylenemezdi. Sevinç ve heyecanla ona doğru ilerledim. Sanki kurtulan bendim. Bu müstesna insan, sarsılmaksızın, dimdik duruyor, kitabı elinden sarkarken, gözleriyle uzaklara, pek uzaklara bakıyordu. Sanki bu topraklardan ötesini görmek istiyordu. Kıpırdamayan çehresinde, ne korku, ne de sevinç izleri seziliyordu. Çevremde her şey dönüyordu, sonunda gözlerimin önünden o da silindi.. 

Fazla bir şey hatırlayamıyorum. Kendime geldiğim zaman, kaybolmuştu. Kendisini tanımayı çok istediğim halde onu, hiç bir zaman göremedim. Halâ yaşadığını sanıyorum, çünkü ben de hala yaşıyorum.. 
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
Mezardan çıkan adam

Evliyanın biri talebeleriyle beraber bir sohbetten dönerken, bir kabristanın yanından geçiyorlarmış. O veli zat bir kabri işaret ederek talebelere sormuş.
- “Şimdi su kabirde yatan şahıs kalksa , sizce neler yapar?”
Talebeler en başta şaşırmış ancak herkes kendine ait fikri beyan etmiş. Kimisi;
- “Devamlı namaz kılar” demiş , kimisi;
- “Devamlı oruç tutar ” demiş, kimisi;
- ”Bütün malvarlığını Allah yolunda sarf edip, sadaka verir” demiş, kimisi de;
- “Hemen hacca gider ve asla günahlara girmez” demiş… Talebelerin fikirleri hep bu minvaldeymiş. O veli zat tebessümle karşılık verip;
- “Elbette hepinizin dediği doğru, şu anda o kabirdeki kimse dirilse namazlarını, oruçlarını ve diğer ibadetlerini daha hassas şekilde yapmaya gayret eder.” ve devam etmiş “O Şahsın tekrar dirilme, buraya gelme imkanı yok, artık o kapı kapalı, fakat siz buradasınız ve kabre doğru gidiyorsunuz, yani sizin kabre gideceğiniz kat’i. O şahsın yapacağını söylediğiniz şeyleri şimdi siz neden yapmazsınız veya gevşek davranırsınız? ”
Talebeleri o günden sonra dini emirlere daha hassas davranıp, dün ölenlerin azap çektiği basit fani meseleler için bugün artık birbirilerini yemekten vazgeçmisler…

Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
Üçgen mi dörtgen mi? 

Bir öğretmenin hatırası: 
Ders bitmiş zilin çalmasına az kalmıştı. Bir öğrencim parmak kaldırıp: 
- Hocam, Bermuda şeytan üçgeni hakkında bilgi verebilir misiniz? Çok merak ediyorum, dedi. Ben de tahtaya bir üçgen şekli çizdikten sonra dikkatle beni izleyen öğrencilerime dedim ki: 
- Herhangi bir sebeple sizin Amerika´ya gitme ihtimaliniz kaçta kaçtır? 
- Binde bir, diye cevap verdiler. 
- Diyelim ki Amerika´ya gittiniz. Bermuda´ya uğrama ihtimaliniz ne kadardır? 
- Binde bir, dediler. Bunun üzerine dedim ki: 
- Bermuda´ya gitseniz bile o şeytan üçgeninden geçerken bindiğiniz vasıtanın esrarengiz bir şekilde kaybolma ihtimali ne kadar olabilir? 
- Binde belki de milyonda bir, diye cevap verdiler. 
Bu sefer ben tahtaya bir dikdörtgen çizdim ve merakla bana bakan öğrencilerime dedim ki: 
- İşte bu kabir dikdörtgeni. Buna binde bin kesinlikte gireceğiz. Milyonda ya da milyarda bir ihtimallerin üzerine bu kadar kafa yoran bizler, acaba hiçbir ihtimale yer vermeyen kesinlikteki ölüme ve sonrasına ne kadar merak duyuyoruz. Ölümü öldürüp kabir kapısını kapatamayacağımıza göre ona karşı hazırlıklı olmamız gerekmez mi?
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
ÖLÜM NİÇİN NİMETTİR?

Kimler yok ki orada...
Gönülden sevdiğimiz anne, baba ve kardeşlerimiz.
Ninnilerini dinlediğimiz nur yüzlü nineler..
Sakalını okşadığımız beli bükük ihtiyarlar...
Nice büyük insanlar, veliler, peygamberler ve en önemlisi, iki cihan güneşi Efendimiz (s.a.v) hep orada.
Sevdiklerimizle dolu olan bu aleme geçmek için ise, bir başka doğuş olan ölüm tek çare Şair :
"Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun."
diyerek adeta sevinç çığlıkları atarken, bu gerçeği görmüş olsa gerek.
Ancak ölümü bir müjde olarak karşılamak için, sıra bize gelmeden önce kulluk vazifelerini tamamlamamız ve ebedi saadeti hak etmemiz gerekmiyor mu?
Bunun için, önümüzde ne kadar olduğunu bilmediğimiz yıllar, aylar, belki de sadece saatler var.
Ömür dediğimiz bu sermayeyi değerlendirmek konusunda Peygamberler peygamberinin mübarek bir sözüne kulak verirken, ölümün son olmadığını yine O´ndan (s.a.v.) dinlemiş oluyoruz.
"Nasıl yaşıyorsanız, öyle ölürsünüz.
Nasıl ölürseniz, öyle de dirilirsiniz."

Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
Ölülerin pişmanlıkları 

Behlül Dânâ hazretlerinin halîfe Hârûn Reşîd´e bir nasîhati de şöyle oldu.
Bir gün halîfeye; 
"Ey Hârûn Reşîd! Yer içinde, yer üzerinde ve göklerde çok olan nedir?" diye sordu. 
Hârûn Reşîd; 
"Bunu bilmeyecek ne var? Yer içinde ölüler, yer üzerinde hayvanlar ve bitkiler, gökte ise meleklerdir." dedi. 
Behlül; "Değil." buyurdu. Halîfe; 
"Nedir?" deyince, Behlül-i Dânâ; 
"Ey Halîfe! Yer içinde çok olan ölülerin pişmanlıkları, yer üzerinde insanların hırs ve tamahı, gökte ise âdil hükümdarların sevaplarıdır." buyurdu.
Bu sözler üzerine Hârûn Reşîd ağlamaya başladı.

Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
Ölüm en büyük nasihattir 

Harun Reşit’in annesi Behlül Dana hazretlerine gelerek Harun’a biraz nasihat et de adaletten ayrılmasın. Yoksa ahirette işi çok zor olacak diyor: 
Behlül Dana hazretleri bir Harun Reşit’e,
“Uygun görürseniz biraz dolaşalım diyor ve Onu mezarlığa götürüyor. 
Tek tek mezarları göstererek “Bak şu filanca idi, şu kadar malı vardı, şu kadar yıl yaşadı ve öldü. Şurada yatan da filanca idi, zamanının hükümdarı idi, şu kadar askeri, şu kadar da hazinesinde malı vardı. Şurada yatan kadın da zamanının en güzeli idi. Herkes ona sahip olmak için can atıyordu. Sonunda biri ile evlendi,şu kadar çocuğu oldu ve şu kadar yıl yaşadı. 
Bu ve benzeri yer gösterme ve değerlendirmenin ardından eve dönüyorlar. 
Harun Reşit’in annesi, bu günlerde hiç Behlül’le sohbet ettin mi, sana neler anlattı? diye soruyor. 
Olumsuz cevap alınca H.Reşit’in annesi tekrar Behlül Dana hazretlerine gelerek,
“Oğluma ne zaman nasihat edeceksin?” diye soruyor. 
O da ben Ona nasihat ettim. Birlikte mezarlığa gittik. Ona bazı geçmiş kimseleri hatırlattım.
Ölüm en büyük nasihattir. Eğer bunu anlamadıysa diğer söyleyeceklerimin de bir faydası olmaz” diyor.
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
İlginç Ölüm

Dünyada, kayıtlara geçmiş en ilginç gerçekleşen ölüm; çok ilginç üstelik yakın tarihten.
1996 yılı. Bizde olduğu gibi Yunanistan da yaz döneminde orman yangınlarıyla boğuşuyordu. 
Yunanistan itfaiye ekibi büyük bir yangını söndürmüş ama oldukça geniş bir alanı da kurtaramamışlardı.
Yangın sonrasi uzmanlar,yanan alanda araştırma yaparken, gördükleri karşısında küçük dillerini yutarlar.
Görünen, denizden bir kaç kilometre uzakta ve yüksekte olmasına karşın yanmış bir balıkadamdır. 
Snorkeli ve zıpkını da elindedir üstelik.
Sen, balık avlamak için denize dal ... 
Sonra bir yangın söndürme helikopteri gelip seni çeksin ve yangının üzerine bıraksın...
Hayattaki her şeyde bir hayır vardır.
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
Ölüyorsun

Ulu bir çınar ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş.
Bahar ilerledikçe bitki çınar ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve günesin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse çınar ağacıyla aynı boya gelmiş.
Bir gün dayanamayıp sormuş çınara:
- Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
- 82 yılda demiş çınar.
- 82 yılda mı? diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
- Ben neredeyse 2 ayda seninle aynı boya geldim bak!
- Doğru demiş ağaç, "doğru".
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak önce üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle çınara:
- Neler oluyor bana ağaç?
- Ölüyorsun demiş çınar.
- Niçin?
- Benim seksen iki yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalıştığın için.
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
Sokrat´ın ölümü 

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:
- Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya başlayınca, Sokrat:
- Ne yani, demiş. Birde haklı yere mi öldürülseydim!
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar
Kapımızda nöbet tutuyor ölüm

Diyecektim ki; gülüm,
Mevsim hazan mevsimi, mevsim gözyaşı mevsimi... Mevsim ayrılık mevsimi. Tarifsiz bir hüznün sarmalındayız. Anlatılması zor, ifadesi güç. Fikirler tel tel, şehra şehra düşünceler, duygular buruk buruk....
Bir yanı bahardır kıyılarımızın bir yanı cehennem.
Durmadan gözyaşı dökülüyor yüreğimizin üstüne. Acıdan, ayrılıktan haritalar ekleniyor alnımızın çizgilerine...
Sararan yapraklar tutunamıyor artık dallarda gülüm, rüzgar estikçe savrulup gidiyor her biri bir yana. Katar katar turnalar göçüp gidiyor üstümüzden...
Diyecektim ki; gülüm,
mevsim hazan mevsimi, mevsim hüzün mevsimi, har düşmüş bağlara, bahçelere. Yapraklar üşüyor, yapraklar düşüyor dalından. Turna göçü gibi yapraklarında göçü başladı gülüm...
Diyecektim ki; gülüm,
mevsim hazan mevsimi, mevsim kıran mevsimi. Her taraf ölümlerle acılarla dolu. Kan gölüne döndü dünya. Dört bir tarafta barut kokuları geliyor. Her tarafta savaş, kan gözyaşı var. Her tarafta bir kaos sürüyor... Bu yüzden karalar giydik gülüm. Utandık insanlığımızdan.
Bacakları kopan çocukların feryatları doluyor yüreklerimize. Çığlıkları, çocukları ölen anaların. Hiç bu kadar sahipsiz, hiç bu kadar umutsuz, bu kadar çaresiz kalmamıştı yüreğimiz. Kan ve barut kokan ağır bir hava hüküm sürüyor gecelerde Havaya karışan iniltiler feryatlar ağıtlar.
Gerçeklerle hayallerin karıştığı, rüyalar şehri İstanbul da bombalar patlıyor durmadan. Özlemler, hayaller ıstırap veriyor artık... Her ah çekişte içimiz titriyor... Derin bir ah gibi sızlıyor yüreğimiz... Yüreğimiz parça.parça..
Güvercinlerin öldürüldüğü, defnelerin sessizce ağladığı günlerdeyiz gülüm...
Diyecektim ki; gülüm,
Çiçektir çocuklar: Bakım ister, özen, özveri, güven ve sabır ister, açmak için çiçeklerini bahara... Hepsinden önemlisi şefkat, sabır ve sevgi ister... Sulanmak ister sevgi pınarlarıyla ... Tomurcuk tomurcuk açmak için dünyaya çiçeklerini ... Sevgisizlikle solmamak için yaprak yaprak ...
Diyecektim ki; gülüm,
Bahçedir çocuklar:. Tohumdur ekilir, sürer filiz filiz.. Umudu besler bağrında. Emek ister, bakım ister... Büyür, olgunlaşır , sevgi meyvesi verir, karşılık beklenmez... Verdiğini alırsın...
Diyecektim ki; gülüm,
Yüreklerimizi yıllardır sıcak ve hilesiz bir sevgiye kilitleyip, umutla ,özlemle geleceğe dair apak düşler kurduk. Güneşli, aydınlık, güzel günlerin özlemini çektik. Belki biraz yorgun, belki durgun, ama yine de umutlu, yine de mutlu, sevgiyi işleyip mavilere, bütün yollara, dallara, dağlara gül yazdık.
Sevgiyi, umudu, güveni, dostluğu, barışı, özgürlüğü, mutluluğu ve bunların getireceği güzellikleri bekledik ölümüne...
Diyecektim ki; gülüm,
Geleceksin diye bütün yollara gül döktük. Güvercinler uçurduk mavilere.
Sevgiyi,dostluğu, barışı, baharı, sevinci getireceksin diye dağlara, ovalara, denizlere . Bunca çirkinliklerin içinde güzelliği, saflığı, temizliği getireceksin diye kirlenmiş hayatımıza, yıldızlara haber saldık...
Diyecektim ki; gülüm,
Yaşamak güzel... Yaşamak bir çiçek gibi, dört mevsim güzel kokular saçıyor üzerimize... Sevgiyle bakıyor herkes birbirine, sevgiyle sarılıyor... Kinler, düşmanlıklar, kötülükler Kaf dağının ötesine sürülmüş...
Diyecektim ki; gülüm, gel.
Yorulduk yollarına gül döküp beklemekten. Ey ömrümüzün taze gülü, ey gözleri öksüzümüz, her hazan bir gül getirip yüreğimize bırak ki, sevdamızın ateşiyle yakalım saçlarını yeryüzünün...
Diyecektim ki; gülüm,
Her şeye rağmen yüreğinde bin umut taşıyor çocuklar gelecek baharlara...
Dünyanın dört bir tarafında barış ve umut şarkıları söylüyor... Özgürlük ve mutluluk şarkıları söylüyor çocuklar, diyecektim...
Ama diyemedim, diyemedik gülüm...
Kapımızda nöbet tutuyor ölüm.
Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar

Bay yaşama sevinci

Mutsuz olduğum ve yalnız kalmak istediğim zamanlarda bir yer var hep oraya giderim. Yazın yeşille süslenip, kuş cıvıltılarıyla şenlenen bu yer, kışın beyazın sonsuz huzuruyla örtünür. Bahar ise bir başkadır buralarda. Ama bir şey var ki o bambaşkadır. Kambur bedeni, garip yıllanmış giysileri, üstün yaşama sevinciyle bir adam yaşar küçük bir kulübede. Çevremdeki bir çok insanla paylaşamadığım bir çok şeyi o adamla paylaşır, dertleşir ve rahatladığıma inanırım.
   Ruhumun yıkıldığı, hayatımın anlamını yitirdiğime inandığım, çevremdeki her şeyin anlamını yitirdiğine inandığım, çevremdeki her şeyin anlamsız geldiği bir gün kendimi yine onun yanında buldum. Bu seferki bir başkaydı. Bir yaşama yılgınlığı, hayattan ve insanlardan bıkmışlık, belki de isyan. Bu halim onu çok şaşırtmıştı. Bende artık mutsuzluklarımı isyana dönüştürmüştüm. Bende artık savaşma gücümü yitirmiş hayatın içinde kaybolup gitmiştim. Bir süre beni dinledikten sonra elimi tuttu ve bana;
   “Hayattan sıkıldın ve onu değiştirmek içinde bir şey yapamıyorsun. Geçmişin seni fazlasıyla etkiliyor ve gelecek kaygıların hayattan bıkmana neden oluyor.. Belki de artık ölümün eşiğine geldiğine inanıyorsun yani ölmek istiyorsun. Ha varım ha yokum ne fark eder ki düşüncesindesin...” dediğinde ona şüpheyle bakmadan edemedim. Çünkü beynimden geçenleri okumaya başlamıştı. İçimden ölümün belki de en güzel kurtuluş yolu olduğunu düşünüyordum.
   Tekrar konuşmaya başladı.
   “Evet, ölüm senin için bir kurtuluş yolu olabilir. Yaşamına son vermek isteyebilirsin. Ama ne için? Ölmüş bir geçmiş için mi? Ya da şu an hayal olan bir gelecek için mi? Dediğinde ise sadece bu sorunun cevabı dolaşmaya başlamıştı beynimde. Geçmiş için mi? Gelecek için mi? Evet bu soruya bile cevap bulamıyorum ölmeyi düşünürken. Ben cevapsız kalan soruları düşünürken o biranda ayağa kalktı ve beni elimden tutup kaldırdı.
   “Şimdi seninle bir yere gideceğiz. Gideceğimiz yeri söylemiyorum. Yalnız yaklaştığımızda gözlerini bağlamak istiyorum. Çünkü nereye gittiğimizi görmeni istemiyorum“ dedi.
   Beraberce ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladık. Rüzgarın artan esintisi ve ormanın yavaş yavaş seyrekleşmesi denize doğru gittiğimiz hissini doğurdu içimde. Bir ağacın önünde durduk ve gözlerimi bağladı. Biraz korku biraz heyecan yaşıyorduk ama merakım ağır basıyordu. Sormama izin vermeyeceği için ise kendimi ona bıraktım ve onun yardımıyla yürümeye devam ettim. Bir yere geldik ve durduk.
“Şimdi bağı çözeceğim ama gözlerini aç diyene kadar
açmayacaksın ve elimi tutmanı istiyorum” dedi. Gözlerimi açtığımda yüksek bir yerdeydim, metrelerce aşağıda kalan deniz korkunç görünüyordu. Evet burası bir uçurumdu. Ölümün eşiğinde olan ruhumun şimdi bedenimle beraber bir uçurumun eşiğinde duruyordu ve ölüm çok yakındı, ve konuşmaya başladı;
   “Evet her şey bir adım, Ölmek mi? Her şeye rağmen yaşamak mı? Bir adımla ölümü seçebilirsin. Uçurum korkunç mu geldi? Belki bir adımla bir arabanın altında da kalabilirsin. Ya da bir adımla birçok can alan tren raylarının altında. Ya da bir hareketle ilaç kutusuna sarılıp hepsini içmek de isteyebilirsin. Ama kendini gökyüzüne bırakıp bu taptığın mavilikte ölmek belki de daha çok hoşuna gider ne dersin? Şimdi elini bırakıyorum ve sen seç ama adımını atmadan önce geçmiş için mi? Gelecek için mi? Sorusunun yanıtını vermeni istiyorum.”
Düşündüğüm şey sadece o anım oldu. O an soluduğum hava, kokusunu duyduğum deniz, esintisiyle tenimi okşayan ılık rüzgar. Ne geçmiş, ne gelecek her şey anını keyifle geçirmek dedim ve bir adım attım. O an bana sımsıkı sarıldı ve;
   “İşte evlat” dedi. “Geçmiş ölmüş gelecek ise sadece bir hayal, şimdi ise yaşanan an ve gerçek. Ölmüş bir geçmişle hayal bir gelecek düşüncesiyle yaşanan anın gerçeğini yitirmek ve onu öldürmek ise kendine verdiğin en büyük ceza olsa gerek. Artık her anın keyfini çıkart ve sonra da geçmişte bırak...”
   Bu ondan aldığım en büyük miras olmuştu. Ve aylar sonra bir gün onu ziyarete gittiğimde onu en sevdiği, gökyüzünü en rahat görebildiği yerde yatarken buldum. Ama ölmüştü. Anlaşılan öldüğün anın bile keyfini çıkarmıştın bay yaşama sevinci... Hoşça kal...

Ölüm - ölmek - Muhtelif yazılar

Ömrümüz bitti

Karanlıktaymışlar. İki embriyo, bir ana rahminde…
Her şeyden habersiz bekleşiyorlarmış, sudan bir beşiğin içinde…
Sarılıp birbirlerine, karanlıkta uyumuşlar öylece…
Haftalar geçmiş, ikizler gelişmiş.
Elleri, ayakları belirginleşmiş
Gözleri çıktıkça meydana, ikisi de çevrede olup biteni fark etmiş…
Ne rahat, ne güvenli bir dünyaymış bu…
Sıcak, ıslak, sevgi dolu…
“Öyle güzel bir dünyada yaşıyoruz ki” demişler, “…bize ne mutlu…”
Gel zaman git zaman, çevreyi keşfe girişmişler.
Bu karanlık dünyayı ve hayatın kaynağını deşmişler.
Onları besleyip büyüten kordonu fark edince O kordonla kendilerini var eden Anne´lerine şükretmişler.
Sonra başlamış bir var oluş tartışması:
“Buraya nereden geldik, biz nasıl olduk” diye sormuş ikizler…
“Annemiz” demiş biri, “O bizi var etti, bize can verdi.”
“Ne biliyorsun” diye itiraz etmiş öteki, “Sen hiç Anneni görmedin ki…”:
“Belki de o sadece zihnimizdedir. Anne inancı bizi rahatlattığı için uydurduğumuz bir şeydir.”
Süredursun ana rahmindeki tartışma, ikizler büyüyüp gelişmişler.
Rahme sığmaz olup tekmeleşmişler.
Artık parmakları ve kulakları varmış kerataların…
Büyüdükçe anlamışlar ki, yolun sonu yakın…
Gün gelecek, bu güzelim hayat bitecek;
Karanlık bir yolculuk, onları bir başka diyara çekecek.
“- Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz” diye fısıldamış ikizlerden biri efkarla…
“- Ben gitmek istemiyorum” diye diretmiş öteki; “doyamadım ki daha hayata…”
“- Ama mukadderat alnına yazılandır; dua et, belki doğumdan sonra hayat vardır.”
Sormuş karamsar olan:
“- Bir gün bize hayat veren kordon kesilecek. Ondan sonra başımıza neler gelecek?”
şiirle cevaplamış iyimser olan:
“Birçok giden/ memnun ki yerinden/ çok seneler geçti/ dönen yok seferinden…”
Ve günlerden bir gün, yer sarsılmış, duvarlar kasılmış.
Dayanılmaz sancılarla ikizler beklenen günün geldiğini anlamış.
Buruşuk kollarıyla birbirlerine son kez sarılıp vedalaşmışlar..
Ve
“ömrümüz bitti” diye çığlık çığlığa ağlamışlar.
Azrail sandıkları bir el kesmiş onları hayata bağlayan kordonu,
Ağlaya ağlaya karanlık bir koridordan öbür hayata çıkmışlar.
(Can Dündar)

Ölüm - ölmek - Özlü sözler
  • Ne diye böbürlenip büyükleniyorsun. Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi? — Şems-i Tebrizi
  • Görmeyince göresin, görünce öldüresin geliyorsa kocandır o.
  • Ne sevdiğini bul ve bırak seni öldürsün. — Charles Bukowski
  • Uğruna ölünecek davalar vardır, ama hiç biri uğruna öldürmeye değmez. — Albert Camus
  • Bir gün ölmek için , her gün yaşıyoruz.
  • Ağlama ölü için, ağla diri için.
  • Ben atomu bilim için icat ettim.Fakat insanlar atomla birbirini öldürüyorlar. (Albert Einstein)
  • İnsan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil mi. (Albert Einstein)
  • Kur an ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkum değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir. (Risale-i Nur)
  • Savaşmak (harekete geçmek) korkuyu öldürür.
  • Korkaklar ecelleri gelmeden birkaç kere ölürler. Cesurlar ölümü bir kere tadarlar. 
  • Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır.
  • HER İNSAN ÖLECEK YAŞTA.
  • Seni sevdiğim kadar yaşasaydım, ölümsüzlüğün adını aşk koyardım.
  • Sevmek ölmektir bence bende sevmiştim ölmeden önce.
  • Hasta ölüyor diyen doktora asistanının söylediği söz:  Hepimiz ölüyoruz… Hasta hangi hızda ölüyor
  • Sevmemek elimizde olmadığı gibi, ölünceye dek sevmek de elimiz de değil. 
  • Brutus un yaşadığı yerde sezar ölmeye mahkumdur.
  • Bir şekilde doğar, fakat binbir şekilde ölürüz. (YUGOSLAVYA  atasözü)
  • Dünyaya yalnız geliriz ve ne denli çok kişi bizi sevse de sonunda yalnız ölürüz.
  • Doğduğunda sen ağlarken herkes bayram etmişti. Öyle bir hayatın olsun ki öldüğünde herkes ağlasın sen bayram et.

Ölüm - ölmek - Risale-i Nur Külliyatı
Ey nefis! Başta Habîbullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme; merdâne kabre bak, dinle ne talep eder. Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak, ne ister. Sakın gâfil olup ikinci adama benzeme.
Ey nefsim! Deme, "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış; herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maîşetle sarhoştur." Çünkü, ölüm değişmiyor; firâk bekâya kalbolup, başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor; ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peydâ ediyor.

Sözler | On Dördüncü Söz

"Ey bedbaht! Ben seni idam-ı ebedîden kurtarmaya ve fâni hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâki insaniyet saadetine çıkarmaya çalışıyorum; sen benim ölümüme ve idamıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa; ve âhirette ceza ve belâların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi def ol! Seninle uğraşmam, ne yaparsan yap!" der. O zâlim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, "Keşke kurtulsaydı" diyerek ıslahına çalışır.

Şualar | On Birinci Şuâ
Ölüm - ölmek - Şiir türü
ÖLÜMÜM

O sabah
Alnımda iki ter damlası konuşacak
Yorgun olduğuma dair
Ve benim Yeni Sabah´ı
Başkasına verecek gazeteci Yusuf.
İskele kahvesinde çayım soğuyacak,
Boğazın ilk yolcuları
Aralarında bulunmadığımın
Farkına bile varmıyacaklar...
Laz müezzin, gazel çeker gibi
Hakkımda sela verecek
«Kuş kafası gibi kar» yağarken,
Çamlıcada ölünür mü diyen
Çoğu abdestsiz bir cemaatım olacak
Musallada...
İmam yine bildiğini okuyacak
Bozuk düzen makamından,
Hazırun «İyi biliriz» diye
Yalan söyliyecekler...
Sülalem sayılıp Cumhuriyet´te
- Müessif bir irtihal - denmiyecek
Müjdelik ölümüme
Mezarımın başucu
Dünyalık başım gibi bomboş kalacak.
Ölüm - ölmek - Şiir türü
OTUZ BEŞ YAŞ 

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
Cahit Sıtkı TARANCI