Azrail - Ansiklopedik bilgi
Azrail

Azrail, (özel, isim, din b.) Tanrı buyruğu ile insanların canını almakla görevlendirilen melek, alıcı, can alıcı
Azrail - Ayet mealleri
Secde Suresi 11. ayet: 
De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." 

Enfal (Ganimetler) Suresi 50. ayet:
Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: "Yakıcı azabı tadın" diye o inkâr edenlerin canlarını alırken görmelisin.

Enam (Davar) Suresi 61. ayet: 
O, kulları üzerinde kahredici (kahhar) olandır. Size koruyucular gönderiyor. Sonunda sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, elçilerimiz onun "hayatına son verirler." Onlar (bu işte, ne eksik ne fazla) kusur etmezler. 
Azrail - Kitap Tanıtım
Azrailin Secdesi

Ayşe Uçkan
ŞULE YAYINLARI

Ahireti uyanmaya benzetenlerin önünde saygıyla ceketimi ilikliyorum; rüya alemindeyiz.
İşte bu yüzden, gözlerimi açtığım her sabah ümitleniyorum; kim bilir, hakikati, henüz bu dünyadayken, aynanın öte yanına kaçıvermeden, eteğinden yakalayabilrim belki.

Şöyle hazır hissttiğim bir an gelse Azrail.
Kapımı çalsa, beni alsa, "Evim"e götürse...
Azrail - Muhtelif yazılar
AZRAİL GÜZELMİŞ 

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda: "Fatma", dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla... Ve ekledi: "Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum". Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle:
"Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da..." O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. 
Annesi: 
"Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olacağım der de başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara cennette taç giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte". 
"-Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa... Siz hiç merak etmeyin kızınız önce Allah a sonra bize emanet." 
Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı. 
"Hoca hanım bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık".
"-Estağfurullah teyze", dedim . "O ahirette belli olur." 
Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. "Küçük. nasıl kalacak bu kadar buralarda"... 
Zaman ilerledikçe Fatma nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip soru soruyordu. 
Bir gün: -"Hocam hafız olmak için Kuran ı bitirmek mi lazım" diye sordu. Ben de: 
"Tabii ki hepsini ezberleyeceksin ki "hafız" adını alacaksın". 
Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki... Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti. Derslerim arasında onlara sürekli Kur an ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri: 
"Hocam" dedi. "Fatma nın annesi ona abdestli olmayanın hafızlara dokunamayacağını söylemiş doğru mu?" diye sordu. Çok ilginç doğrusu. Maşallah dedim. "Osmanlı zamanında atalarımız Kur an a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış" dedim. 
Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi adeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. "Görsünler" dedim içimden, bu yaşta buralara gelmişler. Allah ın kelamını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu.
Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatma nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün dersini 2 kez aksatınca sordum: 
"Ne oldu yoksa anneni mi özledin?" 
"Hayır", dedi. 
"Neden moralin bozuk? Sık sık da hasta oluyorsun" dedim. 
"-Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana ahirette hesabını sormaz mı?" 
Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi! 
Onu hayranlıkla izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlilden sonra arkadaşım olan doktor hanım: 
"Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder" dedi. Şaşkınlıkla; "Neden?" diye sordum. 
Bana: 
"Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama, bu talebe "KANSER" dedi. Adeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafımı şefkat sarmıştı. Hastaneden ayrılırken Fatma ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek "hocam" dedi. "Azrail insanların canını alırken nasıldır?" 
Ağlamamak için zor tutum kendimi: 
"Güzel bir surettedir, mü min kullara", dedim sevindi, sanki mırıldandı: 
"Belki hafız olamam ama Elhamdülillah mü minim." diye. 
Şimdi anlamıştım, bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu. Hafız olmak için Kur an ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım.
Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek: 
"Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız" 
"Ne demek! nasıl kızarım sana?" dedim. "Hem sonra, sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşallah" dedim. 
Öyle sevindi ki, sarıldı boynuma: 
"Gerçekten ben şimdi hafız sayılır mıyım?... Anne bak duydun değil mi?" 
Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul olurdu. Böylece Fatma yı gözyaşları ile Erzurum a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile girdiğini yazıyordu. 
Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma nın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle:
"Hoca hanım Fatma yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz?" deyince ben de dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan: 
"Size ölmeden önce şunu söylememi istedi", dedi. Hıçkırarak: "Anneciğim hocama söyle, Azrail söylediğinden de güzelmiş.". 
Azrail - Muhtelif yazılar
Azrail, O´nun söylediğinden de güzelmiş

Dünya hayatinin en çetin imtihanlarından biri de, gerçeğe yaklaşmakta çekilen zorluklardır. 
Çünkü beyinlerimiz maddi olaylarla yıkanmış, gözler görmediğine inanmaz olmuş, bu yüzden de dualarımız bile samimiyetini kaybetmiştir. 
Aslında her insan, başta rüya gerçeği olmak üzere bir çok kere madde ötesindeki esintileri fark eder. 
Veya birçok kere madde ötesinden yansıyan mânâ gücünün varlığına şahit olur. 
Fakat kuvvetli bir imana sahip olmayan insan, madde ötesi gerçekleri nefsin ve şeytanın tesiri ile ya görmezlikten gelir, 
ya da "tesadüf" der geçer. 
Ben, kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. 
Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum. 
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. 
Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurtdışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o 
imkânı bulamamıştı. Serap´ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. 
Ve kısa bir süre sonra da Allah´ın izniyle iyileştiğini gördüm. 
Ancak Serap´ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk beş yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. 
Bir işkadını olan Serap, dört yıl kadar sonra bir ihale için İzmir´e gitmek istedi. 
Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. 
Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine altı saat karda mahsur kalmış. 
Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. 
Serap, bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de 
devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak 
zorunda kalıyordu. 
Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak: 
- “Doktor bey” dedi. “Ben size...dargınım.” 
- “Niçin” diye sordum. 
- "Siz... dindar... bir... insanmışsınız... niçin... bana... da, Allah´ı... ölümü... ahireti... anlatmıyorsunuz?" 
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. 
Onu üzmemeye çalışarak: 
- "Doktorlara ulaşmak kolaydır” dedim. “Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. 
Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..." 
Konuşmaya mecali olmadığından "ben o isteği duyuyorum" mânâsında başını salladı. 
Artik ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanı sıra, ebedî hayatin ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırılmış öğretime" dönüşmüştü. 
Anlattığım iman hakîkatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu. 
Vefatına bir hafta kadar kala: 
- "Doktor bey” dedi. “Ben...ölürken... ne...söylemeliyim?" 
- "Senin durumun çok özel" dedim.  Kelime-i şahâdet sana uzun gelir. O anı fark edince Muhammed (s.a.v) sana yeter." 
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. 
Çok ıstırabı olduğu için Serap´a sürekli morfin yapıyor ve O´nu uyutmaya çalışıyorduk. 
Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. 
Dönüşümde annesi telefon ederek : 
- "Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. 
- "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor." 
Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. 
Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. 
- "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?" 
İşte Serap, böyle bir hanımdı. 
Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin 
yaptırılmasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı hâlde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap´ın acizliği hürmetine olacak ki, salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim. 
Ertesi gün ona: 
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin." 
Ve Serap, bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde, son sorusunu sordu: 
- "Doktor bey...Azrail...bana ...nasıl...görü..necek?" 
- "Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? 
- “Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir." 
- Salı günü Serap´ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim. 
Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. 
Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek: 
- "Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti: 
- Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak 
abdest aldı, iki rekat namaz kildi. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. 
Ve kelime-i şahâdet getirerek vefat etmeden biraz önce de: 
- "Doktor bey´e söyleyin, dedi. Azrail, O´nun söylediğinden de güzelmiş !!!” 
(Dr. Haluk Nurbaki)
Azrail - Risale-i Nur Külliyatı
Hem, esbâb-ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbâb vaz´ edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsil-i mânevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka demiş ki: "Kabz-ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler."
Cenâb-ı Hak lisân-ı hikmetle ona demiş ki, "Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; tâ şekvâları onlara gidip, senden küsmesinler."

Sözler | Yirmi İkinci Söz

Melâike, insan gibi bir surete inhisar etmez; müşahhas iken, bir küllî hükmündedir. Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, kabz-ı ervâha müekkel olan melâikelerin nâzırıdır.
Her ölünün ruhunu Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm mı bizzat kabzediyor? Yoksa aveneleri mi kabzediyorlar?
Bu hususta üç meslek var:
Birinci meslek: Azrâil Aleyhisselâm, herkesin ruhunu kabzeder. Bir iş bir işe mâni olmaz. Çünkü nuranîdir. Nuranî bir şey, hadsiz aynalar vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül eder. Nuranînin temessülâtı, o nuranî zâtın hassasına mÂliktir; onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin aynalardaki misalleri güneşin ziya ve hararetini gösterdiği gibi, melâike gibi ruhanîlerin dahi, Âlem-i misalin ayrı ayrı aynalarında misalleri, onların aynılarıdır, hassalarını gösterirler. Fakat aynaların kabiliyetine göre temessül ediyorlar. Nasıl ki Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm, bir vakitte Dıhye suretinde Sahabeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka suretlerde ve Arş-ı Âzam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanatlarıyla secde ediyordu. Her yerde, o yerin kabiliyetine göre temessülü varmış; bir anda binler yerde bulunuyormuş.
İşte, şu mesleğe göre, kabz-ı ruh vaktinde insanın aynasına temessül eden melekü´l-mevtin insanî ve cüz´î bir misali, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi bir ulü´l-azm ve celÂlli ve hiddetli bir zâtın tokadına maruz olmak ve o misalî melekü´l-mevtin libası hükmündeki suret-i misaliyesindeki gözünü çıkarmak ne muhâldir, ne fevkalâdedir, ne de gayr-ı makuldür.
İkinci meslek odur ki, Hazret-i Cebrâil, Mikâil, Azrâil gibi melâike-i izâm, birer nâzır-ı umumî hükmünde, kendi nevilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda aveneleri vardır. Ve o muavinler, envâ-ı mahlûkata göre ayrı ayrıdırlar.

Mektubat | Yirmi Sekizinci Mektup