Azimli olmak - Ansiklopedik bilgi
Azimli olmak

Azim, (isim) Bir işteki engelleri yenme kararlılığı
Azimli olmak - Ayet mealleri
Ahkaf (Kum Tepeleri) Suresi 35. ayet:
Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi, Onlar için de acele etme. Onlar, tehdit edildikleri şeyi (azabı) gördükleri gün, sanki gündüzün yalnızca bir saati kadar yaşamış(olacak)lardır. (Bu,) Bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası yıkıma uğratılır mı?
Azimli olmak - Kitap Tanıtım
Bende Yapabilirim 
Çocuğa Azimli Olmayı Anlatmak

Pat Thomas
ERDEM YAYINLARI

Bu kitap çocuklara sabırlı ve azimli olmayı anlatmaktadır. Çoğumuz daha ilk denemeyle yapmaya çalıştığımız şeyden vazgeçeriz. Fakat doğru olan vazgeçmeyip azimli olmaktır. 
Çocuklar biraz sabır ve denemeyle yeni şeyler öğrenmenin hayatı nasıl ilginç kılacağını keşfedebilirler.
Azimli olmak - Muhtelif yazılar
KOLTUK DEĞNEĞİNDEN DÜNYA REKORLARINA

Seneler önce Amerika nın Kansas eyaletindeki Elkhart kasabasında iki kardeş aynı okulda çalışıyorlardı, işleri ise her sabah binadaki büyük sobaları tutuşturmaktı.

Soğuk bir kış günü, iki kardeş bir sobayı temizleyip içini çalı-çırpı ve odunla doldurdular, iki kardeşten biri, sobanın içindekilere gaz döktü ve ateşledi. Fakat ateşlemeyle birlikte dehşetli bir patlama oldu ve eski okul binası yıkıldı, iki kardeşten büyüğü de bu patlamada hayatını kaybetti. Diğerinin ise ayakları son derece kötü bir şekilde yanmıştı.

Doktor, çocuğun bacağının birinin kesilmesinden başka çare göremedi. Çocuğun ebeveynleri perişan bir halde idiler. Bir çocukları patlamada ölmüş, ikincisi de bir bacağını kaybedecekti. Doktordan, biraz beklemesini istediler. Doktor razı oldu. Anne-baba her gün, doktordan ameliyatı geciktirmesini istiyor ve çocuklarının iyileşmesi İçin Allah a dua dua yalvarıyorlardı. İki ay böyle geçti; ebeveynler ve doktor hemen her gün çocuğun ayağının kesilip kesilmemesi üzerinde münakaşa ediyorlardı. Bu arada çocuğun ana ve babası, çok geçmeden yürüyeceği inancını da çocuklarına yerleştirmeye çalışıyorlardı.

Çocuğun ayakları kesilmedi, fakat sargılar çözüldüğü zaman, sağ bacağının sol bacağından yedi santim kısa olduğu görüldü. Sol ayağının parmakları hemen hemen tamamen yanmıştı. Fakat çocuk inanılmaz bir şekilde azimli idi. Dayanılmaz acılara rağmen her gün egzersiz yapmaya başladı ve bu arada güçlükle de olsa bir iki adım atabileceğini gördü. Yavaş yavaş iyileşen genç nihayet koltuk değneklerini attı ve hemen hemen normal bir şekilde yürümeye başladı. Ve azimli genç, çok geçmeden koşmaya bile başlamıştı.

Hayata küsmeden sabırla mücadelesinin mükafatını gören genç, Elkhart Lisesinden mezun olmadan önce bir mili {1.609 metre) 4 dakika ve 24.7 saniyede koştu. Bu mesafeyi o güne kadar bütün Amerikan liselerinde ondan daha iyi derece ile kimse koşmamıştı.

Liseden sonra Kansas Üniversitesi ne devam eden genç, sonraları, bir mil yarışında (4:06.8) ile dünya rekoru kırdı ve

iki yıl sonra, yarım milde bir dünya rekoru daha kırdı (1:49.7). Onun 1938 de kırdığı kapalı salon bir mil rekoru da (4:04.4) uzun seneler hafızalardan silinmedi.

Bir zamanlar yürümeyen bu çelik iradeli çocuk, şimdi çağdaşlarına nasıl koşulacağını öğretiyordu. Kendisinin geliş­tirdiği metot son çeyrek mili âdeta bir sürat koşucusu gibi koşmaktı. Bu çeyrek mili, o zamana kadar kimsenin belki de düşünmediği bir zaman içinde, bir dakikanın altında koşuyordu. Onun bu sitili, bir zamanlar insan kapasitesinin ötesinde görünen bu dereceyi; bir mili dört dakikanın altında koşmayı mümkün kıldı.

Bacağını kaybetmesine ramak kalmışken dünya şampiyonluğuna yükselen ve New York taki ünlü Madison Square Garden kapalı salonunda "asrın atleti" ilân edilen bu gencin adını mı sormuştunuz? Glenn Cunningham...
Azimli olmak - Muhtelif yazılar
İnanırsan, başarırsın

Nuray Bartoschek – Bütün Dünya Aralık 2001

Adını pek az kişinin bileceği Dünya Şampiyonu Yavuz Şap, yurt içi ve yurt dışında katıldığı 82 yarışta, bir dünya maraton şampiyonluğu, 60 madalya kazanmış ve toplam 1362 km . koşmuştur ama… Bu yarışlarını o, bacaklarıyla değil, kollarıyla koşmuştur. Çünkü dört yaşında geçirdiği çocuk felci nedeniyle yürümeye veda eden Yavuz, tüm bu başarılarını, güçlü kollarıyla kullandığı bir çift koltuk değneği ile kazanmıştır.
Siz onun adını, geçen ay bu sayfalarda okumuş olabilirsiniz. Yavuz Şap, yaşam öyküsünü geçen sayımızda anlattığımız Neriman Hanım´ın gururla söz ettiği damadıdır. Engelliler Dünya Maraton Şampiyonudur, o.
Yavuz Şap, 1961 yılında Bursa´da beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldiğinde ailesinden hiç kimse onun, dört yaşından sonra ayaklarını kullanamayacağını aklına bile getirmiyordu.
1965 yılında çocuk felcine yakalandığında ise, yaşamının bundan sonraki döneminde bir daha yürüyemeyeceğine, artık kendi de inanmaya başlamıştı.
Fiziksel engeline parasal zorluklar da eklenince Yavuz Şap, ilkokuldan sonra öğrenimine devam edemedi. Kendini spora yönlendirdi.
Onbeş yaşına geldiğinde, vücut geliştirme sporuna başladı. Kendi dünyası içinde uzun yıllar bu sporla “arkadaşlık” yaptı. 1985 yılında kız kardeşini ziyaret için İstanbul´a gelişi ise, ona tüm dünyanın kapılarını açan bir “başlama çizgisi” oldu.
Yavuz Şap, İstanbul´da eniştesinin önerisiyle Avrasya Halk Koşusu´na katıldı.
Beylerbeyi´nden Sultan Ahmet´e uzanan oniki kilometrelik yolu dört saatte tamamladı ve… Adına eklenen “Bizim Terry Fox” tanımlamasıyla, bir gün sonrasının gazetelerinde “Günün adamı” olarak yer aldı.
Terry Fox´dan söz ederken gözleri ışıldıyor Yavuz´un ve onu, henüz tanıma olanağı bulamamış
kişilere de tanıtmak istiyor:
“Kemik kanseri nedeniyle bacağının kesileceğini öğrendiğinde Terry Fox, onsekiz yaşında bir delikanlıydı” diyor. “1980 yılında, takma bacağı ile, Kanada´nın bir ucundan diğerine ´umut koşusu´ yaptı ve Kanser araştırmalarına destek için her Kanadalı´dan bir dolar bağış istedi. 143 gün boyunca her gün toplam bir maraton koşusuna eşit olan 42 km . koştu. Bir yıl sonra ise, kansere yenik düştü, öldü. Onun, kanserle savaş için başlattığı ´Terry Fox Koşusu´, o yıldan buyana şimdi her yıl, binlerce kişi tarafından sürdürülüyor.”
Yavuz ise, kansere karşı savaş açarak değil, “özürlü” sözcüğüne isyan ederek koşuyor Hong Kong´ tan New York´a, Kobe´den Hanoi´ye, California´dan Vancouver´e…
“Vazgeçmenin özürü yoktur yalnızca” diyerek başladı o “umut koşusuna”. Ve elinde ayyıldızlı bayrağıyla, sporcu kimliğine bir de barış ve spor elçisi kimliği ekleyerek, ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya koştu, umuduyla... Koltuk değneklerinin bir “özür” değil, “inanç ve başarı” simgesi olabileceğini gösterdi tüm dünyaya…
Tüm başarısının kaynağı olan inancıyla, tüm inancının hedefi olan başarısını iki sözcükten oluşan bir yaşam felsefesinde birleştirdi ve dünyaya şu sözü kanıtladı:
“İnanırsan, başarırsın.”
İlk koşuda katılım madalyası aldığı zaman çocuklar gibi sevinmişti Yavuz. İşte o anda “Ben bu işi, kesinlikle profesyonel olarak yapmalıyım” dedi ve kendi kendine karar değil, söz verdi. Günde 2-3 saat spor salonlarına giderek çalışmaya başladı. 1986 da Afrika´daki açlara yardım amacıyla yapılan, ikinci koşusunda bir rekor kıramasa da kendisini çevreleyen bir çemberi kırdı. İzleyenler arasında bulunan İsviçre Başkonsolosu Bay Deplazes, Yavuz´u bir aylığına İsviçre´deki Özürlü Sporcular Kursu´na davet etti. Yavuz Türkiye´den bu kursa katılan ilk engellidir. Bu kursta yaşamı boyunca unutamayacağı deneyimler kazandı. Kursa İsviçre´deki üniversitelerden engelli olmayan öğrenciler de geliyorlardı. Onların amacı ise, engellilerin yaşam sevinçlerini izleyip, yaşamın anlamını kavrayabilmekti.
Üç ayrı bölümde günlük eğitim planı yapılıyordu: Görme engelliler için, tekerlekli sandalyedekiler için ve koltuk değnekliler için. Plana göre fiziksel engeli olmayan öğrenci o sabah gözlerini bağlıyor, akşama dek bir görme engelli gibi yaşamını sürdürüyor, yaşadığı yeri, ormanı, çevresindeki herşeyi dokunarak tanımaya çalışıyordu. Bir başka sağlam öğrenci tüm gününü tekerlekli sandalyede geçiriyor, tüm gereksinmelerini tekerlekli sandalyede karşılıyordu. Yavuz, iki yıl boyunca katıldığı bu kurslarda disk, cirit, gülle, yüzme, koşu, voleybol, basketbol sporlarını uygulamalı olarak öğrendi.
1990 yılına dek Türkiye´de birçok koşuya katılan Yavuz artık çıraklık döneminden ustalığa geçme zamanı geldiğine inandı ve “Hocam olmasa bu konuma gelemezdim” diyerek kendisinden büyük bir sevgi ve saygıyla söz ettiği antrenörü Osman Atakan Tekin´e mektup yazdı. 1986´da İstanbul´da 7500 atletin katıldığı Mavi Haliç Yarı Maraton´u projesini hazırlayıp uygulayan, 1987´de Türkiye´nin Dünya Maraton Birliği´ne üye olmasını sağlayan Osman Atakan Tekin, Yavuz´un mektubunu “İstanbul´a geldiğinde bana bir uğrayıver” diye yanıtladı. Yavuz hemen soluğu İstanbul´da aldı. Osman Atakan Tekin´in desteğiyle ilk yurt dışı yarışı olan Viyana Maratonu´nda 15 km . koştu.
Viyana´yı NewYork, Melbourne, Sydney, Bern, Amsterdam, Jakarta, Bursa ve İstanbul´daki maratonları izledi. 1994 yılında Osman Atakan Tekin, Yavuz´un daha başarılı olması için maratonlarda onu bir kenarda beklemek yerine onunla birlikte koşmaya karar verdi. Böylece ellerinde Türk bayraklarıyla kıtadan kıtaya, rekordan rekora birlikte koştular.
Yavuz Şap, kendisini en çok etkileyen maratonun, 22 Aralık 1996´da Kamboçya´da koştuğu “Angkor Wat Maratonu” olduğunu söylüyor.
“1974-1979 döneminde ülkeyi kan gölüne çeviren Pol Pot rejimi ve mayınlar nedeniyle sakat kalan yüzbinlerce insana örnek olmak amacıyla Osman Atakan Tekin´le birlikte çağrıldığımız Kamboçya´da büyük bir sevgi ve ilgiyle karşılandık” diyor. Ve Kamboçya başbakanları Hun Sen ve Ung Huot ile çekilmiş resimlerini gösterirken “Yolunuz Kamboçya´ya düşerse başbakan´a ´Türkiye´den Yavuz´un selamını getirdim´ demeniz yeterlidir. Bizi o denli sevgiyle karşıladılar ki, eminim aynı dostluğu size de göstereceklerdir.”
Yavuz her altı ayda bir doktor kontrolünden geçiyor, gerekli tüm tetkikleri yaptırıyor. Bu maratonlara hazırlanmak için nerede, nasıl çalıştığı sorumu ise gülümseyerek yanıtlıyor “Fethiye Çalış Plajı´nda kumsalda ya da Kayaköy yolunda...”
Tüm bu koşularda en büyük sıkıntıyı sponsor bulmakta yaşamış Yavuz. “Çoğu kez tüm yazışmalar yapıldı, organizasyonlar sağlandı ama uçak biletini karşılayacak sponsor bulamadığımız için katılamadık koşulara” diyor.
Avusturya Hava Yolları 7-8 yıl boyunca ücretsiz taşımış Yavuz´u yurt dışı maratonlarına. THY, KLM ve başka hava yolları da zaman zaman aynı kolaylığı sağlamışlar. Yavuz´un pasaportunu elime alıp bakıyorum, mesleği bölümünde “Uluslararası özürlü maratoncu” yazıyor.
Yavuz´un en büyük düşlerinden biri, yurt dışındaki maratonlarda madalya alışını kendisi gibi engelli olan eşinin de izleyebilmesi. “Ama..” diyor “Ben bile maratonlara katılmak için sponsor bulmakta zorluk çekerken eşimin uçak biletini kim alır ki?”
Fethiye Postanesi´nde çalışan ve kendisi gibi engelli olan eşi Meral Şap´la, bir ortak dostları aracılığı ile tanıştığını söyleyen Yavuz “1996´dan buyana evliyiz Meral´le” diyor. “Birbirimizi tamamlıyoruz. Benim yapamadığımı o yapıyor, onun yapamadığını ben yapıyorum. Biz birbirimizle karşılaşmadan önce ikimiz de tek başımıza ayaklarımız üzerinde durmayı öğrenmiştik zaten. Koltuk değneklerimiz evliliğimiz için bir engel değil, aksine, bizi birbirimize daha çok yakınlaştıran bir köprü oldu.”
Eşi Meral Hanım´a gelince; dünyaya olumlu bakan, son derece hoşgörülü, kendisine özgüveni olan bir kişi. Onu geçen ay annesi Neriman Hanım´ın öyküsünden tanıyorsunuz zaten.
Meral Şap, ülkemizde koltuk değneği ile yaşamını sürdüren bir engelli olmayı şöyle anlatıyor:
“Sizin sosyal konumunuz, statünüz, giyiminiz herşey ikinci plan-da kalıyor bazen. İnsanlar sizi yalnızca acınacak bir çift koltuk değneği olarak görüyorlar. Bir gün, iş çıkışında arkadaşlarım ile dolaşırken sokakta yaşlı bir teyze zorla elime para sıkıştırmaya çalıştı. Arkadaşlarımın yüzü öfkeden kızardı, benim adıma utandılar, kızdılar. Ben ise gülümseyerek “Teyze sanırım bana yardımcı olmaya çalışıyorsun ama ben çalışıyorum ve kimsenin yardımına gereksinmem yok, sen bu parayı gerçekten gereksinmesi olanlara ver lütfen” dedim. Arkadaşlarım nasıl bu kadar hoşgörülü olabildiğimi, kendilerinin aynı konumda olsalar kesinlikle büyük bir tartışma yaşayacaklarını söylediler. Nasıl kızabilirdim ki kadına, o da kendisine öğretilen doğruyu yapıyordu ve kendince iyi niyetliydi. Ama artık engellilere acımak yerine yaşamlarını kolaylaştıracak çözümler üretmeye çalışmayı öğrenmeleri gerekiyor insanların.” Onun bu dileklerine biz de yürekten katılıyoruz.

Meral ve Yavuz Şap söyleşimizin sonunda “Bizim de bir mesajımız var Bütün Dünya okurlarına” dediler.
İşte söyledikleri:
“Biz yaşantımızı masanın üzerinde hep aynı yerde duran saksıdaki çiçek olarak geçirmek yerine yaşamın dolu dolu içinde yer almayı seçtik... Siz de yaşamı uzaktan izlemeyin, yaşamın içinde yer alın. Unutmayın ´Vazgeçmenin özürü yoktur, yalnızca´ ve kendinize sık sık o iki sihirli sözcüğü fısıldayın:
"İnanırsan, başarırsın."
Azimli olmak - Muhtelif yazılar
Görmüyor Ama Resimler Yapıyor

• Nuray Bartoschek - Bütün Dünya- Temmuz 2003
Eşref Armağan, aile bireylerinin oluşturduğu sevgi dolu ortamda yoksul ama mutlu bir çocukluk yaşıyordu.
Dört yaşına gelinceye değin, kendisini diğer çocuklardan ayıran çok önemli bir özelliği olduğunun ayırdın da değildi.
Ne zaman evin içinde neşeyle koşmaya başlasa, babasının uyarılarda bulunması, küçük Eşref´in kafasında ilk soru işaretlerini oluşturdu.
“Aman oğlum, dikkat et!” diyordu babası. “Orada sıcak soba var.”
Bir başka gün elini masaya uzattığı zaman bir başka uyarı duyuyordu:
“Dikkat et oğlum” diyordu babası bu kez. “Bardakta sıcak çay var.”
Sonunda dayanamadı Eşref Armağan:
“Baba, sana bir şey sormak istiyorum” dedi. “Neden bana sürekli uyarılarda bulunuyorsunuz? Neden orada sıcak soba olduğunu sizler biliyorsunuz da, ben bilemiyorum? “
Eşref, gerçeği babasının sevgiyle sarıp sarmalayarak anlattığı sözlerden öğrendi :
“O´nu diğerlerinden farklı kılan özelliği, doğuştan görme engelli olmasıydı.”
Önceleri küçük yüreği bu gerçeğe isyan ettiyse de, zamanla görme yeteneğinden yoksun olmasının, yaşamının önünde bir engel oluşturmaması gerektiğine karar verdi.
Resme ilgisi altı – yedi yaşlarında başladı. Eline sivri uçlu bir şey geçirdiği zaman, hemen masanın üzerine şekiller çiziyordu. Sonunda babası ona çizim yapması için düz bir tahta getirdi.
Bu arada arkadaşlarının da yardımı ile, bir torbaya doldurduğu plastik harflerle okumayı ve yazmayı öğrendi.
Resme olan ilgisi arttıkça, çevresindeki objeleri elleriyle dokunarak, tüm ayrıntıları ile tanımaya çalışıyordu.
Babası ve arkadaşlarının çiviyle kartona kabartma olarak çizdikleri resimleri parmak uçları ile inceliyor ve sürekli sorular soruyordu:
Babası onun sorularını hiç bıkmadan, sabırla yanıtlıyordu:
“Bu bir karpuz oğlum” diyordu. “Karpuz yuvarlaktır, kabuğu yeşil, içi kırmızıdır, kırmızı ve yeşilin arasında ince bir beyaz çizgi var, ortasına doğru da siyah çekirdekleri vardır”
Eşref Armağan, on parmağı ile şekli hissedebiliyorsa, onu beyninde canlandırabiliyordu, ama şekil iki elinin alamayacağı büyüklükte ise anlamakta zorlanıyordu.
Renkleri ve şekilleri öğrenmesi on altı, on yedi yaşlarına dek sürdü.
Kuru boyalarını belli bir sıraya koyuyor ve yerleri değiştirilmezse, koyduğu sırası ile alıp boyayabiliyordu.
Eşref Armağan, resim yapmadığı zamanlarda, babasının küçük sobacı dükkanının bir köşesinde rengarenk uçurtmalar yapıp, mahallenin çocuklarına satıyordu.
Uçurtmaları öylesine güzel ve kusursuzdu ki, tüm çocuklar onun yaptığı uçurtmaları istiyorlardı. Kimi zaman bir günde 300 uçurtma yaptığı oluyordu.
Yirmi beş yaşına geldiğinde, ailesi evlenmesine karar verdi Eşref Armağan´ın. Eşref Armağan oldukça tedirgindi.
“Beni evlendiriyorsunuz ama, ailemin geçinimi nasıl sağlayacağım ? Sizler sonsuza dek benim yanımda olmayacaksınız .” Sonra kendi kendisine konuşurcasına devam etti “ Uçurtmalar yaparak ailemi geçindiremem ki...”
Babası sevgiyle tuttu oğlunun elini:
“Oğlum” dedi. “Kim ne derse desin asla resim yapmaktan vazgeçme, başka bir şey de düşünme.”
Eşref Armağan, bir süre sonra annesini, ardından da babasını kaybedince, ailesinin geçimini sağlamak için bir fabrikanın paketleme bölümünde çalışmaya başladı. Fabrikanın paydos saatlerinde ise kabartma resimler yapmaya devam ediyordu.
Artık fırça yerine parmaklarını kullanarak akril boyalarla tuval üzerine resimler yapmaya başlamıştı.
Işık ve gölge olayını da tanıştığı bir resim öğretmeninden öğrendi. Bir kalem dik olarak tutulduğunda, ışık sol taraftan geliyorsa, kalemin sol tarafı ayni rengin açığı, sağ tarafı ise ayni rengin koyusu oluyordu.
Yuvarlak bir elmayı ışık ve gölgeyi vurgulayarak daha iyi çizebileceğini öğrendi.
Sonrası hızla gelişti. Önce TRT´den eve gelip çekim yaptılar,sonrasında ise
Kadıköy Körler Eğitim Himaye Derneği´nde ilk sergisini açtı.
Sergiyi gezenlerin söyledikleri sözler, Eşref Armağan´ın kendisine olan güveni artırdı:
“Bu inanılmaz bir şey” diyorlardı şaşkınlıkla. “Biz gördüğümüz halde bu resimleri yapamayız.”
Ankara´da, Keçiören Körler Rehabilitasyon merkezinde düzenlenen, Brail alfabesi, baston eğitimi, ütü yapmak, dikiş dikmek gibi, görmezlerin günlük yaşamını kolaylaştırmaya yönelik altı aylık kurslara devam etti.
Kursta tanıştığı Faruk Öztimur´un aracılığı ile Hollanda Bedensel Engelliler Derneği´nin sponsorluğuyla, ilk yurtdışı sergisini Amsterdam´da açtı.
Çek Cumhuriyetlerinde düzenlenen Uluslararası Görmezler Festivali için Türkiye´den de görme engelli bir sanatçı davet edildiğinde, ilk akla gelen isim Eşref Armağan olmuştu.
Bu davet, Eşref Armağan´ın sanat yaşamında çok önemli bir yeri olan menajeri Joan Eröncel ile tanışmasına da neden oldu.
Joan , görmezlerin dünyasına ilk adımını Amerika´da üniversite öğrenimini yaparken atmıştı. Sınıftaki görme engelli arkadaşının dersleri kendisinden daha hızlı ve iyi kavradığının ayırdına varınca , aralarında bir anlaşma yapmışlardı .
Joan kitapları okuyor, görme engelli arkadaşı ise ona anlayabileceği bir biçimde anlatıyordu.
Üniversiteyi bitirdikten sonra tatil için Türkiye´ye gelen Joan, önce Boğaz´a, ardından da bir Türk´e aşık olunca, İstanbul´a yerleşti ve üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.
Ders verdiği sınıfta görme engelli bir öğrencinin bulunması Joan´ın yeniden görme engelliler için çalışmalara başlamasına neden oldu.
Eşref Armağan´a Çek Cumhuriyet´inden gelen daveti iletme görevini de Joan üstlenmişti.
Küçükçekmece Belediyesi yalnızca bir kişinin uçak parasını karşılayınca, Joan Öncel, tek başına uçağa bindirdi Eşref Armağan´ı.
Ama ertesi günü bir dergiye Eşref Armağan´la röportaj yapmak üzere uçak parası bulduğunda , hemen Prag´a gitti ve Eşref Armağan´ı yalnız bırakmadı.
Eşref Armağan Joan Eröncel´in yaşamında ne denli önemli bir yeri olduğunu şu sözleriyle dile getiriyor:
“Benim yaşamım iki dönemden oluşuyor: “Joan´dan önce ve Joan´dan sonra.”
Joan Eröncel dokuz yıldan buyana Eşref Armağan´ın menajerliğini yapıyor. Birlikte Amerika, Çin, Kıbrıs, İtalya dahil olmak üzere bir çok ülkede sergi açtılar.
Kendisi gibi görme engelli olan ikinci eşi Nilüfer Armağan´la mutlu bir yaşam sürdüren Eşref Armağan´ın en büyük düşü ise kendisi gibi görme engelli olanlara resim yapmayı öğretebilmek. “Ben yapabiliyorsam, diğer görme engelliler de yapabilirler” diyor.
Doğuştan görme engelli bir ressam olarak, tüm okurlarıma iletmemi istediği çok anlamlı bir de mesajı var Eşref Armağan´ın:
Yaşadığınız dünyayı gerçek anlamda tanımak ve görmek istiyorsanız, gözlerinizi kapatın ve elinize aldığınız çiçeği tanımaya çalışın. Burnunuzla koklayın, parmaklarınızla tüm yaprakları birer birer duyumsayın. Hatta bırakın, dikenleri elinize batsın,canınızı acıtsın.

 İşte yaşamak budur, görmek budur.
Azimli olmak - Muhtelif yazılar
Yaş 40, yolun başındayım

Yaşadığı şehirden bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir adam cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu kenti terk edip daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş.
Oraya henüz alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş. Bir çığırtkan avazı çıktığı kadar meydanda bağırıyormuş:
- Tiyatro gelin, kaçırmayın, bu akşam tiyatro…
Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş. Biletin nereden alındığını öğrenmiş. 
Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu izlemeye.
Oyun bitmiş herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış izlediği muhteşem oyun karşısında. O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak için ikaz almış. Adamsa:
- Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şey konuşmam gerek… demiş.
Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa olsun ne iş olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak istediğini belirtmiş. 
Müdür çok şanslı olduğunu şu sıralarda bir temizlikçi aradığını fakat önce onu denemesi gerektiğini ifade etmiş ve denemek üzere aylardır el değmemiş bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş.
- İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım.
demiş ve gitmiş.
Tiyatro aşkının verdiği şevk ile temizlik beklenenden kısa sürede bitmiş.
Müdür odayı görmeden adamın samimiyetine inanmamış. Onu diğerleri gibi işi savsaklayan biri sanmış. Fakat odanın temizliğini görünce hayretler içinde kalmış.
Aylardır içeriye girilmeyen oda gıcır gıcır oluvermiş. Müdür bu çabuk ve becerikli adamı işe almaya karar vermiş.
- Tamam seni işe alıyorum
- Fakat benim yatacak yerim yok.
- O zaman burada yatarsın ve işe daha erken başlarsın.
İstediği olan tiyatro tutkunu huzurlu bir şekilde odayı terk ederken müdür:
- Adın neydi senin buraya yazalım… demiş.
Aldığı cevap ise;
- William William Sheaksper… olmuş.
Bu hikaye hem insanı dehşete düşürücü hem de ilham verici.
Sheaksper tiyatro yaşantısına bu şekilde başlamış. Tam kırk (40) yaşında. 
Tiyatroyu o yıllarda tanımış ve büyük bir azimle o muhteşem oyunları yazmış. 
Üstelik büyük bir fedakarlık göstermiş mesleği için. Meslek hayatı boyunca sadece üç saat uyuyarak yaşamını sürdürmüş. 
Sabah erken kalkıp oyun provasını yapıyor oyununu oynuyor ve akşam yeniden oyun yazıyor… Bu böyle sürüp gitmiş. 
Azimli olmak - Muhtelif yazılar
Azim

Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. 
Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. 
Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu.
Hoca ilk dersinde çocuğa karşısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. 
Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep ayni hareketi yapıyorlardı.
Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek" dedi. 
Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.
Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı.
Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, "hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim". Hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabını verdi.
Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.
Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum".
Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, 
- Senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir. Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak.
Hayatta imkansız diye bir şey yoktur.
Azimli olmak - Risale-i Nur Külliyatı
Bununla beraber, hiç endişe etmeyiniz. Biz inâyet-i İlâhiye altındayız ve bütün meşakkatlere karşı kemâl-i sabırla, belki şükürle mukabele etmeye azmetmişiz. Bir dirhem zahmet, bir batman rahmet ve sevabı netice verdiğinden, şükür etmeye mükellefiz. 
Said Nursî 

Şualar | On Dördüncü Şuâ

Mustafa Sungur´un müdafaasıdır 
Afyon Ağırceza Mahkemesine 
İddia makamı, benim de Nurcular cemiyetine dahil olup halkı hükûmet aleyhine teşvik ettiğim iddiasıyla cezalandırılmamı istiyor. 
Evvelâ: Nurcular cemiyeti diye bir cemiyet yoktur. Ve ben böyle bir cemiyete mensup değilim. Ben bin üç yüz elli seneden beri her asırda üç yüz elli milyon mensupları bulunan ve kâinatın medar-ı iftiharı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın kurduğu muazzam ve nuranî ve bütün insanlık için ebedî saadet ve selâmeti müjdeleyen kudsî ve İlâhî İslâmiyet cemiyetine mensubum. Elhamdülillâh, onun evâmir-i kudsiyesine de bütün kuvvetimle itaat etmeye azmetmişim. Talebeliği hakkımda bir suç sayılan Risale-i Nur ise, bana dinî ve imanî vazifelerimi öğreten ve İslâmiyetin en yüce ve en mukaddes bir din ve beşerin yegâne medar-ı saadeti olduğunu ve Kur´ân ise bütün varlıkların sahibi, her yerde hazır, nâzır; zerrelerden yıldızlara, güneşlere kadar bütün mevcudat idare-i ezeliyesinde bulunan Zât-ı Zülcelâlin bir emr-i İlâhîsi, ezel ve ebed ve bütün hâdisat ihâta-i nazarında bir eser-i mucizânesi ve Kur´ân bütün kitapların fevkinde kırk vecihle mucize ve saadet-i ebediyeyi nev-i beşere müjdelemesiyle müştakları ebediyen kendine minnettar kılan bir Şems-i Sermedînin bir mükâleme-i ezeliyesi ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Hâlık-ı Kâinat tarafından gönderilmiş, bütün hal ve ahvâliyle bütün insanların en ekmeli, en sadık ve en yücesi ve kemâlâtça en yükseği ve getirdiği İslâmiyet nuruyla insanlara en büyük müjdeyi ve en kudsî teselliyi bahşeden ve on dört asrı ve beşerin beşten birisini saltanat-ı mâneviyesinde idare eden ve bin üç yüz yıldan beri gelen bütün ümmetin kazandığı sevabın bir misli onun defter-i hasenatına geçen ve kâinatın sebeb-i vücudu, Habibullah olduğunu, hem âhiret, Cennet ve Cehennemin kat´iyen hak ve muhakkak olduğunu harika bürhanlarla ve parlak hüccetlerle ispat eden bir mucize-i Kur´ân´dır. 

Şualar | On Dördüncü Şuâ