Hz. Hızır (a.s) - Ansiklopedik bilgi
Hz. Hızır (a.s)

Kur’anın kehf suresinde de Allah katından kendisine bilgi ve hikmet verildiği ifade edilen bir karakterdir. 
Peygamber olması muhtemeldir.
Hızır (a.s.) hayat mertebelerinden ikincisinde yaşamını sürdürmektedir.
Bu mertebede yaşayan kişiler bizim yaşadığımız hayata müdahil olabilirler.
Geniş bilgi için Risale- Nur külliyatının Mektubat isimli eserinde 1. mektub bölümüne bakılabilir.
Hz. Hızır (a.s) - Ayet mealleri
Kehf (Mağara) Suresi 65. ayet:
Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular. 

Kehf (Mağara) Suresi 76. ayet:
(Musa:) "Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun" dedi.
Hz. Hızır (a.s) - Kitap Tanıtım
Hızır Aleyhisselam´dan Hikmetler
Ömer Faruk Hilmi
TUĞRA NEŞRİYAT

İnsanlık tarihinde Hızır Aleyhisselam’ın büyük bir yeri vardır. Bugün bütün milletler, Hızır Aleyhisselam’ı bilir, tanır ve sever… İslam toplumu ve özellikle Anadolu insanı kalbinde Hızır aleyhisselama karşı büyük bir sevgi saygı vardır. 
Kapılarına gelen yabancı insana Hızır Aleyhisselam gözüyle bakarlar. Hemen hemen herkes Hızır Aleyhisselam ile ilgili bir hikâye bilir. Anadolu insanının dilinde Hızır Aleyhisselam ile ilgili hikâyeleri derleyecek olursanız ciltlerce kitap meydana gelir.
Hz. Hızır (a.s) - Muhtelif yazılar
Hızır

Bir padişah Hızır’ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı.
“Kim bana Hızır’ı gösterirse onu armağanlara boğacağım” dedi.
Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi ki:
- “Hanım ben padişaha Hızır’ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsaade alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır’ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz” Adamın karısı kanaatkar biriydi ; 
- “Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye… Bundan sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten” dedi. 
Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip Hızır’ı bulacağını söyledi. Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır’ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu.
Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp her şeyi itiraf etti : 
- “Benim aslında Hızır’ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı çekiyorduk. Hızır’ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim” dedi. 
Padişah buna çok kızdı: 
- “Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?” diye bağırdı. 
Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu. Birinci vezire sordu: 
- “Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim? ” 
- “Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım.”
Bu sırada peyda olan, nurani, ak sakallı bir ihtiyar birinci vezirin sözleri üzerine söyle dedi: “Küllü şeyin yerciu ila asıhı” … 
Padişah ikinci vezirine sordu: 
- “Bu adama ne ceza verelim? ”
- “Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım.” 
Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine “Küllü şeyin yerciu ila asıhı” dedi.
Padişah üçüncü vezire sordu: 
- “Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?”
- “Padişahım bana göre, bu adamı affedin. Size yakışan, sizden beklenen budur. Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil, çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli…” 
Nurani ihtiyar yine söze karıştı: “Küllü şeyin yerciu ila asıhı”  
Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:
- “Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?” 
İhtiyar cevap verdi:
- Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb. doldururdu. O da babasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi. Benim söylediğim söz “Herkes aslına çeker” demektir. Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu…
Hz. Hızır (a.s) - Muhtelif yazılar
Görebilmek
 
 Vaktiyle, saf temiz bir adam, Hazreti Hızır´ı görmek derdine görmüş. Bu aşk ile yanarken Bir müddet sonra nurani mübarek bir zat ile karşılaşmış.
- Selamun aleyküm.
- Aleyküm selam.
- Hayırdır Evlat, yolculuk nereye?
- Ben Hızır’ı görmek istiyorum. Bunun için çıktım yola
- Peki Hızır’ı görünce tanıyabilecek misin.
- Ne olur Amca dua et ben Hızır´ı göreyim.
- Evladım inşallah sen Hızır´ı göreceksin.
Kendisini işaret ederek:
- Aynen böyle göreceksin. Dikkat et Hızır yerden böyle taşı alıp böyle elinde un gibi yapar. O anda yerden bir taşı alıp ufalayıp un gibi yapar.
İşte böyle bir adam görürsen bil ki O Hızır´dır.
Adam;
-Sağol! Amca dikkat ederim Allah razı olsun diye cevap verir.
Hz. Hızır (a.s) - Muhtelif yazılar

HIZIR VE GELİN

1930′lu yıllar. Rize. Anzer, halkın kendi tabiri ile Ancer. Dünyaca balı ile meşhur olan Ancer. Binlerce poleni ve şifayı içinde barındıran balıyla meşhur Ancer. Kış. Yaylacılık yapan Ancerlilerin bir kısmı aşağıya Rize´ye şehre inmemiş, kışlamışlar. Yazdan yığdıkları otlarıyla, mallarını kışdan çıkarıp, bahara eriştirmenin çabası içindeler. Evet hepsinin mal tabir ettiği koyunları, sığırları var, tek tük birkaç tanesinin de kara kovanı var. Şifa niyetine ilaç niyetine küçük bir kavanozu dolduracak kadar balları olurdu çoğunun. O da kış bitmeden tükenir giderdi.
Meryem. Lezgilerin kızı Meryem. Yeni gelin, beyini gurbete Samsun´a göndermiş. O da o kış yaylada kışlamış. Sabaha kadar kar yağmıştır. Tam kürekle yolu açayım deyip, kapıya yönelmekte iken, kapısı çalınır. Kapıyı açar. İhtiyar bir adam selam verir ve:
- Kızım, ben Aşağı Ancerdenim, gelinim aş eriyor, canı bal çekti, Allah rızası için, bir iki kaşık bal verir misin?
Meryem gelin düşünmez bile, Allah rızası değil mi der, dibinde üç dört kaşık bal kalmış olan kavanozu getirir, onun da yarısını ihtiyara verir.
İhtiyar:
-Allah razı olsun kızım, artsın eksilmesin, der.
Meryem, kavanozu koymak için geri döner. Kavanozun ağzını kapatayım derken birde ne görsün, kavanoz ağzına kadar bal ile dolu. Meseleyi anlar, kapıya koşar, kar ile dolu yaylanın uçsuzluklarına bakar. Ne bir insan vardır ne de kar da bir iz. Gelen Hızır´dır.
Aradan üç dört ay geçer, her gün bal yediği halde kavanoz her seferinde ağzına kadar bal ile doludur. Sırrını hiç kimseye açmaz. Yaza doğru beyi gurbetten gelir. Beyine her öğün bal verir. Bal bitmez, hem Anzer balı olacak, bütün kış kalacak birde her öğün kaşık kaşık yenecek, bal bitmeyecek. Beyini merak sarar, sorar, cevap alamaz. Beyi en sonunda:
-Ne olur beni seviyorsan söyle ne oluyor. Bunda bir iş var.
Meryem dayanamaz ve ağzı kapalı kavanozu da alır ve olayı anlatır. Kavanozu açıp işte bak ağzına kadar dolu demek istediğinde bir de ne görsün?
Kavanozun dibinde iki kaşık bal kalmış.

Hz. Hızır (a.s) - Risale-i Nur Külliyatı
BİRİNCİ SUAL: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?

Elcevap: Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler.

Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir.

İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyet değillerdir. Bazan, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir velî, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur.

Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunurlar. "Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, şeriat-i Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek"2 meâlindeki hadisin sırrı şudur ki:

Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.

Dördüncü tabaka-i hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur’ân’la, şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarik-i hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir; fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez.

Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur. İşte, âlem-i berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla, şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat’îdir. Hattâ, Seyyidü’ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş. Hattâ, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte’l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus’un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz’î rüya, bazı şerâit ve emâratla, geçen hakikate bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.

Beşinci tabaka-i hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet, mevt, tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ değildir.
Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten beka-i ruha dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı delâil-i kat’iye ile ispat etmiştir.
(Mektubat | Birinci Mektup)